Logo
Dark Light
Bumerang - Yazarkafe
Hatalarımdan ders almak
Bu yazı  3.179 kere görüntülenmiş olup, YAZARın kendi görüşlerini ifade eder...

Gündoğdu, Rize’nin çok şirin ilçesidir. Mesleğimin başlangıcı, bu deniz kenarına paralel uzanan iki katlı binada olacaktı. Ana yola denk düşen katından hariç, merdivenle indiğinizde, okulu içine alan kocaman bahçesi, karadenizin hırçın dalgalarından korunmak üzere yapılmış kocaman kalın duvarlarla çevriliydi.

Heyecanlıyım, bir an önce okul müdürümle tanışıp okutacağım sınıfı merak ediyorum. Müdür ve Öğretmenler Odası tabelası asılan kapıyı çaldım, içeriye girdim. Kocaman bir masa ve sandalyeler odanın ortasında, giriş kapısını ve öğretmenleri görebilecek yerde bir kişilik bir masa ve sırtını odanın duvarına yaslayan sevimli bir adam… Hemen ayağa kalktı. “Ben Okul müdürü, Fehmi İpek, siz de yeni öğretmenimiz Melahat Erten değil mi?
Evet efendim” dedim.
Tanışma faslından sonra: “Müdür Bey, hangi sınıfı okutacağım, çok merak ediyorum” dedim.
Üzgünüm, size daha güzel birşeyler söylemek isterdim ama bir dördüncü sınıfım var, öğretmeni tayin oldu, o sınıfı size vermek zorundayım. Çok problemli çocuklar var, yaşları da hayli büyük ama bana güvenin sizin hep yanınızda olacağım. Sınıfa gir-çık, onlara oturmayı kalkmayı öğret, sizden başka bir beklentim olmayacak; Onu bile başarırısanız memnun kalacağım.

Eyvah…!” bile demedim.
Ben başarırım, siz de beni hiç merak etmeyin.” Müdürümün yüzündeki muzip tebessümün anlamını ilerleyen günlerde daha iyi anlayacaktım. Gerçekten de müdürüm her tenefüse çıktğımda, hiç şikayetim olmadığı halde, “Hoca Hanım yapabileceğim bişey var mı?” diye sorardı. O da, ben de, biliyorduk ki, sınıfın kapısını kapatınca öğretmene kimse yardım edemezdi. Öğretmen hünerlerini sınıfta göstermek zorundaydı.

Sınıfa girdim, ilk konuşmamı yaptım. Çocuklar çok saygılı ama benim boyumda, bıyıkları terleyenler bile var. Çocukların ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlatabilmek için, bir yıl sonra içlerinden birinin düğününe gittiğimi söylemek isterim! O da ilginç bir hikayeye dönüştü. Ertesi yıl mezun ettiğim bir öğrencimin düğünündeyim, damat bir türlü odadan çıkamıyor, bir fısıltıdır aldı. Herkes beni gösteriyor; “Öğretmenimden utanıyorum çıkamıyorum” diyormuş. Bunu duyunca, ben daha çok utanıp yüzüm gözüm kıpkırmızı olmuştu. Nihayet damat kapıda görünmüş ve ben de daha rahat bir nefes almıştım.

Kabına sığamayan iki öğrencim daha var, bunlardan biri belinde bıçakla geziyor, kah okula geliyor veya gelmiyordu. Bu hikayede çocuğumun adı Süleyman olsun, gerçek ismi de bende saklı kalsın.

Süleyman’ı her okula geldiği günlerde yanıma alıyor, sohbetlere giriyorum, bütün pedagojik, psikolojik bilgilerimden öğrendiklerimi çocuğun üzerinde uyguluyorum. Her seferinde, artık devamsızlık yapmayacağı hakkında sözler veriyor. Aslında o kadar saygılı dinliyor ki, anlatamam fakat çocukta bir enerji var, elinde değil bastıramıyor.

Bir gün sınıfta tam derse dalmışken bir ses …!
Of…!” sesiyle irkildik…!
Öğretmenum benum ile çok uğraşiyisunuz, sizi çok yordum, benden adam olmayacak.” deyip çantasını alıp gitmiş, orada kalakalmıştım. İşte bu olayı, müdürüme anlatmış, müdürümün de beni teselli etmekten başka elinden birşey gelmemişti. Beşinci sınıfta artık başka bir müdürle çalışmaya başlamıştım. Hanımı da bizim okulda öğretmendi.

Bir sabah Pervin Hanım şöyle bir şey anlattı; “Bugün yolda gelirken deniz kıyısında Süleyman’ı gördüm. Benim duyabileceğim bir sesle bağrıyordu; Ben bir bidon benzin alacağum, bir da kibrit, o okuli yakacağum ama yapamayurum, içerisinde Melahat Öğretmen vardur, oğa dua etsunler” diyormuş. Pervin öğretmen: “Senin sayende bu okul ayakta kalıyor, haberin olsun” dedi. İçim kan ağlayarak hep beraber gülüştük.

Aradan yıllar geçti, yolumuz Gündoğdu’ya düştü. Bir kasap dükkanına girdim, kasanın başında oturan adam ayağa fırladı.
Oğretmenummm…!
Ben kollarımı açtım:
Süleymann…!

Bundan sonrasını Süleyman’dan dinliyoruz;

Oğretmenum, merak etma, Antalya’daki bir okuldan diplomamı aldum. Beni mezun eden oğretmenume da en kaliteli çaylardan buyuk bir paket yapturup Antalya’ya gittum. Bayrak merasimine rastladum. Merasim bitti, tam paketi beni mezun eden oğretmene verecektum, baktum duvarun dibinde tam sağa benzeyen bir oğretmen var, dumeni çevirdum, paketi oğa verdum. Şaşkun şaşkun bakti, ama paketi aldi geri çevirmedi…’’

Gülüştük.

Bizi tam yolun sonuna kadar gelerek nezaketle uğurladı. Kendine güzel davranışlar katarak geliştirmişti, gördüklerim bana yetmişti.

Başka bir öğrencim de çok hareketli, arkamı dönüp tahtaya tam bişeyler yazacakken, ya sıranın üstüne çıkıyor, ya da arkadaşını sıradan atıyor.

Mezun olurken, eğitim şefi olan öğretmenimiz şöyle bir açıklamada bulunmuştu;

Çocuklar, şimdi siz yurdun her köşesine dağılacaksınız. Sınıflarınız çok kalabalık olacak, atmış yetmiş gibi, bunalabilirsiniz ama asla dayak olayına baş vurmayın, çocuğun yanlış yerine gelir, hem çocuğun, hem de sizin hayatınız biter. Eğer çok bunalırsanız baş parmağınızla işaret parmağı arasına kulak memesini alarak hafif sıkın, hem acıtır, hem de çocuk kendine gelir. Bir de kırmızı acı biber bulundurun hafif dilini deydirin, o zarar vermez’’

Sen, yeme, içme de en acısından bir kırmızı acı biberi bul, öğretmen masasının çekmecesine koy. (bu çocuğumun adı da Ali olsun)
derste
Ali yapma…!
Ali sen bitanesin…!
Ali ne olur…!
Yok…! Yok…!
Durduramıyorum…!
Ali gel, dilini çıkar…!
Biberi sürdüm. Ali sessizce yerine geçti, ses yok. Aradan beş dakika geçti, dili acıdığı için eliyle silmeye çalışıyor, hafif ağlama sesi…!
Ali hemen yüzünü çeşmede yıka ve gel.
Ali gitti, yüzünü yıkadı, geldi, yüzü kıpkırmızı…!
Tekrar gönderdim, geldi, durum değişmedi.

Öğle teneffüsü zili çalmış, herkes evine dağılmıştı. Teneffüs bitti, derse girdik. Aradan beş dakika kadar geçmişti.
Kapı çaldı Hafize sınıfa girdi, felaket tellali heyecanıyla;
Oğretmenum, Ali’nun anası ile nenesi evlerinun onine kocaman leğene soğuk su koymişler, Ali’nun yuzini yikayiler. Nenesi deyi çi: o okula gideceğum ha o oğretmenun bacağini ayiracağum. Anasi da deyi çi: çim bilur oğretmene da ne etti da biberi surdi, evde bize neler ediyi.
Kalbimin atışlarını çocukların uğultusundan sadece ben duyuyordum.
Hafize boşboğazlık yapma yerine gel” dedim. (Hafize de olay bulsun anlatsın, dünya tatlısı bir kız)

Derse başladım, o gün hava hem yağmurlu, hem de hafif rüzgarlı. Rüzgar estikçe pencere panjurları “gıcırrrr” diye bir ses çıkarıyor, ardından panjurların birinin duvara tutturulan kilidi kırılmış, paaaat…! paaat…!, duvara vuruyor…!

Eyvah, kapı açıldı, sopayla geldiler, ellerinde sopa var mı…!?
Rüzgarmış, şükür…!
Dersin ortalarına doğru kapı çalındı… “Gir”…dedim, kendimi toplayarak.
Artık ne olacaksa olsun da, çocukların önünde olmasaydı keşke…!

Kapı açıldı, Ali girdi; “Öğretmenim biraz geç kaldım” dedi ürkek bir sesle, sırasına geçti.

Teneffüs zili çaldıktan sonra Ali yavaşça yanıma geldi, bir taraftan bana sürtünüyor bir taraftan da avucunun içine sıkıştırabildiği kadar mandalinaları kızarmış göz çevresinden sıcacık bakışlarıyla bana bakarak; “Öğretmenim, bunları sana getirmiştim de sabahleyin veremedim.” Bağrıma basar gibi kucakladım, gözyaşlarımın saçlarına düşmesini engelleyerek, başını okşamaya başladım, koltuklarımın bile altında kalıyordu. Yumuk yumuk ellerini tuttum, avucumun içinde küçücük kalmışlardı. Ne beklemiştim, enerji dolu, kabına sığamaması çocuğun suçu muydu? Hareketsiz süklüm büklüm bir kenarda otursaydı daha mı iyi olacaktı, bana neden eğitimci demişlerdi!…

Bütün bunları beynimden geçirirken Ali sokuldukça sokuluyordu. Eğilip yanaklarından öptüm, bir daha bir daha öptüm…. “Bundan sonra, beni daha iyi dinle, olur mu?” “Tamam öğretmenim” diyerek yanımdan şimşek hızıyla uzaklaşmış, arkasından bakakalmıştım. Bir kütüphane dolusu kitap okusaydım bile bu kadar bilgilenemezdim….

Aile bireylerinden herhangi biri, ne o gün, ne de, başka bir gün, bu konuyu dile getirmediler. Yörenin çok saygın ailelerindendiler, benim çocuklara ilgim köylere kadar ulaşmıştı, yöre halkı çok bilinçliydi, sapla samanı karıştırmazlardı.

Eşim Metin Tekeşin tarihçidir. “Olayları bugünden değerlendirmeyeceksiniz, olayın yaşandığı tarihten bakmak gerekir.” der.

Hazır eşimden bahsetmişken başka bir anekdot daha geçmek iştedim;
Evlendikten sonra ilk yılımı aynı ilçede geçirmiş, eşimi de tanımışlardı. Evliliğimizin ertesi yılı Rize’ye taşınmıştık. Eşimin arkadaşlarından biri tayin olmuş, günün en lüks oteli olan Turist Otel’de yemek sonrası, Gündoğdu eşraflarından öz güveni tavan biri, eşime dönerek:
Hoca…! Hoca..! Biz sana o güzelim Hocahanımı bu saatte evde yalnız bekletmek için vermedik. Sen bize bakma biz kendimize göre takılırız ama siz topluma güzel örnek olacaksınız.

Eşim; “Bu gece arkadaşımın vedası için eşimden özel izinliyim diyerek kendimi zor kurtardım…” demişti. O koca yürekli adamın kim olduğunu asla bilemedim… Eşime kızdığım dönemlerde “Koca yürekli velime haber yollarım”, esprilerini her zaman yaptım.

Daha bitmedi çocuklarım mezun oldu ortaokula gittiler. Bir veli toplantısındayız, velinin biri söz aldı: “Benim çocuğum karne aldı, karnesi hep zayıf, şimdi ben bunun suçunu öğretmende bulurum” dedi.
Eyvah…!
Bu, benim velimdi…!
Ben küçüldüm, küçüldüm, benden bahsettiğini anlaşılmasın istedim….!

Kimse bana bakıyor muydu acaba…?
Benim velim olduğunu kimse anlamış mıydı..!
Tam esnada kapıyı çalarak geç kalan bir veli içeriye girmiş konu değişmişti.
Öğretmenlik hayatm boyunca beni eleştiren velimin söyledikleri hep kulağımda küpe oldu. Teşhis doğru konulmuştu, çocuk başarısızsa kesinlikle öğretmen suçluydu. Öğretmenlik mesleği başka hiçbir mesleğe benzemezdi.

Doktor yanlış yaparsa bir kişi ölür.

Müteahhit bir binayı yanlış yaparsa, bina yıkılır, içindekiler ölür.

Öğretmen yanlış yaparsa nesiller ölür,

O yıldan sonra, mümkün olduğunca hiç ara sınıf almamaya çalıştım. Hep birinci sınıftan başlamayı uygun buldum. Belki ara sıra kulak burdum ama, bunu yaparken de: “Senin gibi harika çocuk, bunu yapar mı?” diyerek kulağına fısıldadım. Kesin emin olduğum bir nokta var ki, asla çocukların kişiliğini zedeleyecek sözcüklere yer vermedim, kişilikleriyle oynamadım.

Çocuğunu okutmayan velinin, değim yerinde ise kapısında yattım. Ortaokula göndermelerini sağladım, bütün öğrencilerimi de orta son sınıfa kadar takip ettim, hangi dersten zayıf almışlarsa suçu kendimde arayarak o yönümü geliştirdim. Hayatım boyunca ne rapor aldım ne izin kullandım. En ağır travmalar yaşadığım günlerde bile çocuklarımın karşısına geçince unuttum. Hatalarımdan ders almayı amaç edinmiş, beni eleştiren bilinçli velime her zaman minnet borcumu unutmamıştım.

Öğretmenliği, para pul düşünülerek yapılacak meslek olarak hiç görmedim. Zayıf durumda olan öğrencilerim adına teneffüslerimi harcadım. Cumartesi pazar demedim evimde çalıştırdım.

Nenehatun Öğretmen Okulunun girişindeki, duvarında yazılan:

Öğretmenlik, Tanrı sanatıdır. Hz Ali” özdeyişi daima yol kılavuzum oldu.

Saygılarımla. Melahat Erten Tekeşin.

  • Bu yazı ayrıca HÜRRİYETte de yayımlanmıştır..

melahat-erten-tekesin

Bu yazı için bir yorum yap..



*


        

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazı ve yorumlar hiçbir şekilde sitemizin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Bunlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                

Eser Ürküt
Bumerang - Yazarkafe
Eser ÜRKÜT

 

19 Mayıs 2018

Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu ; Atatürk Türk gençliğine verdiği önemi konuşmalarının çoğunda bu konuya değinerek belirt... devamı

Melahat Erten Tekeşin

 

 

  Melahat Erten TEKEŞİN   melahattekesin@gmail.com

 

30 Nisan 2018

Değişik duyguların kaynağıdır yatılı okullar, karışık hislerin, duyguların kümesidir içinizde. Değişik kültürlerin,... devamı

Zeren Dağdeviren

 

 

  Zeren DAĞDEVİREN   zeren@egehaberleri.net

 

16 Mayıs 2018

İzmir’in Kemalpaşa İlçesine bağlı, 250 haneli yemyeşil bir doğada yer almış NAZAR köyü… [responsivevoice_button vo... devamı

Hüseyin Bora Çelik

 

 

  Hüseyin Bora ÇELİK   hboracelik@gmail.com

 

10 Mayıs 2018

Milletimizin aydınlık yarınlara ulaşmasının tek yolu: “Bilgiyi ve Bilimi kendine rehber edinmiş gençlerle yol almak... devamı

Mahmut Taylan Tüfek

 

 

  Mahmut Taylan TÜFEK   mtaylan.tufek@gmail.com

 

18 Nisan 2018

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz bunu bilmeden onun hakkında yapılan konuşmalar doğru değildir. Benc... devamı

Süleyman Türkoğlu

 

 

  Süleyman TÜRKOĞLU   suleymanturkoglu333@gmail.com

 

23 Mayıs 2018

Küresel çetelerin çocuklarının yaptığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milletine sinsice dayatılan Neo ... devamı

Ekrem Örsoğlu

 

 

  Ekrem ÖRSOĞLU   zeus@egehaberleri.net

 

03 Kasım 2017

Karavan gezilerimden birisinde tanıdım Mehmet Özgül ve eşi Nurten’i, ikisi de doğa hayranı, doğayla bütünleşmeyi, h... devamı

 

Ege Haberleri