Logo
Dark Light
Bumerang - Yazarkafe
Hangi Meslek Daha Kutsal?
Bu yazı  2.021 kere görüntülenmiş olup, YAZARın kendi görüşlerini ifade eder...

Yazıyorrrrr…!
Yazıyorrrrr…!
Hangi mesleklerin daha kutsal olduğunu yazıyorrrrrr…

Eski filmleri hatırlarsınız, koltuğun altına bir tomar gazeteyi sıkıştıran çocuk; diğer elinde habire gazete sallayarak oradan oraya koşuyor, “Yazıyorrrr, yazıyorrr” diye diye bağırırlardı.

Geçenlerde eşimle, discovery channel izliyoruz; doğa olaylarını, çiçek böcek hareketlerini inceleyerek insanlık alemini bilgilendiren bilim adamları beni düşünmeye zorladı. Kimbilir Cambridge, Oxford Üniversitelerini bitirip master doktora işlerini çoktan bitirmişlerdi. Anne babaları da, “Benim oğlum kızım falan filan üniversitesinde doktora yapıyor” diye övünmüşlerdir, gururla anlatıyorlardır. Şimdi karın kışın içinde neler yapıyorlardı!

Başka bir tv kanalı izliyorum, konu; İşini, yaşam biçimi haline getiren insanların belgeseli. En çok ilgimi çeken de teleferik operatörünün anlattıklarıydı. Bilmem kaç yıldan sonra emekli olmuş, kaç metre yükseklikteki halatları onarırken donma tehlikesi bile geçirmişti. Şimdi emeklilik günlerinde, uyuyamadığı gecelerde kayda aldığı, çelik tellerin üzerinde kayan teleferik sesini düğmeye basar dinlermiş. Gözlerinden ışık saça saça anlatıyor, ben de hayran hayran dinliyordum.

Daha önceden okuduğum bir haber de dikkatimi çekmişti, sokak çöpçüsünün büstü: Her zaman itina ile süpürdüğü sokağın başına, mahalleli birleşmiş ve büstünü dikmişti.

Sokak deyince benim de aklıma, oturduğum Acıbadem Çeçen Sokak’taki çiçekçi kızı düşündüm. “Ablaaa, Ablaaa, bir demet çiçek al, sana çok ucuz verecem”. Güleç yüzlü elma elma yanaklı, şirin mi şirin, hep güler. Zaten çiçek satanların asık suratlısına da hiç rastlamadım.

Kızım anlatıyor; Dün bizim sokaktan geçiyordum, o tatlı kızdan çiçek alıp hem kızı, hem de kendimi mutlu etmek istedim. İçimden geldi, ederinden fazla verdim. Etrafında kalabalık vardı, anlamamış. Hayli yol almıştım, arkamdan nefes nefese bir ses: “Ablaaaa, ablaaaa, paranın üstünü almayı unuttun.” Gözlerim doldu, “durumu açıkladım” diye anlatmıştı.

Sokak deyince, hani sabahın kör karanlığında çöp kamyonları gelmeden, geri dönüşüm toplayan çocuklar geldi aklıma. Hani, iki teker üzerinde kocaman çuval torbalı. Demirleri omuzlarında, kağnı arabasını çeken karabaşlar gibi. Evlerine helal ekmek parası götürebilmek adına uğraş verenler.

Laf lafı açtıkça memleketimin sınırlarını bekleyen, kahraman askerlerim gibi anılarım sıraya girdiler: Trabzon’da Yenimahalle’de oturuyorum, bir sütçü kadın bulmuştum. Köyden elindeki bidonla kan revan içinde yanakları al al sütlerimizi getirirdi. Hatta, daha uzak bir mahalleye taşındığım halde beni bırakmamış, oraya da getirmeye devam etmişti. Evime alır soluklandırırdım. Zevkle, ineklerin onu nasıl tanıdıklarını, ahıra gidince mutlu mutlu ayağa kalktıklarını, yemlenme sonucu evlerinin avlusuna geldiklerinde, kalabalığın içinde onu seçip başlarını sürttüklerini vs vs ballandıra ballandıra anlatır, ben de zevkle dinlerdim.

Bizim apartmanın Ünzile’si var mesela; Her onu gördüğümde elinde tertemiz bez, ya asansörü siliyor ya da merdivenleri. Hep güler, gülerken de ön dişleri fare dişi olmuş, kırkına gelmeden, bilmem kaç gösteriyor. Defalarca uyardım, hastalık kapmadan hazır sigortan da var, iş işten geçmeden şunları yaptır! “Hafta içi hiç iznim yok, bir gün yaptırırım.” Aradan aylar geçti, yok! yok! Yaptırmıyor. Bir tanıdığıma rica ettim, devlet hastanelerinden birine gitmesini ayarladım. Açıklamayı yapınca ödü koptu, “Yönetimden benim istekte bulunduğumu zannederler!” O işlerde, benim ricacı olacağımı anlattım, rahat bir nefes aldı. İzinler alındı, dişler yapıldı. Şimdilerde yine tertemiz bezleriyle siler siler siler. Bizi görünce de sağlıklı dişlerini gösterircesine güler, on yaş geriye gitmiş gibi.

Her zaman yaptığım gibi geçmişe yolculuğum başladı; İlk bebeğimin doğumunu yapmak üzere Rize Devlet Hastanesi’ne yatmıştım. İsmiye Orhon ebe, aynı zamanda günün belediye reisinin eşiydi. Hem reis eşi olmanın özgüvenini de katarak doğumhanenin koridoruna gelince, sancılar içinde kıvranırken sesini duyardık; “Nasılsınız? Bu sabah hangi bebekleri kucağıma alacağım?” Bu ses, Bethoven’in piyano tuşlarından yükselen tınılar kadar melodik gelirdi. İlk defa benim öğretmenlik mesleğim kadar kutsal bulmuştum ebeliği. Hani anne babaların: “Olmazzzz!, İmkansızz!” diye kızlarını göndermedikleri meslek bütün kutsallığıyla önümdeydi.

Bir bayram günü, ziyaretimize Elmas Hanım gelmişti, aynı zamanda eşim tarafından akraba. Konuşması dinlenen, ses tonunu ayarlayabilen edasıyla mesleğini anlatıyordu. Ben de kalabalık ziyaretçi gruba ikram telaşındaydım. Kulak kabarttım, “Bankaya gelen müşteriler benim misafirlerim” diye devam ediyordu. Bize ne öğretiliyordu? “Misafir, eve bereketiyle gelir. Rızkınızdan eksiltmez, artırır, misafir gelmeyen evde ruh olmaz. Vay be, bu nasıl değişik bir bakış açısı” diye düşündüm. Elmas, banka müşterilerini kendisine bereket getiriyorlar, ruh veriyorlar diye düşünüyordu.

Bir gün, Ankara Kızılay’da geziyorum, bağırsaklarım bozuldu. Pasajın altında lavoba wc, var biliyorum ama pasaj bana hayli uzakta. “Eyvah! Allahım! beni utandırma” diyerek dört nala koşmaya başladım. Pasaja vardığımda, camlı bölümde tuvalet bekçisini görünce; omuzlarında yılldızlar dolu generaller kadar mesleğine saygı duydum. Tuvalet, tertemiz deterjan kokuyordu, kutlayarak ayrıldım.

Biliyorum, oradan oraya atlıyorum ama aklıma hangisi gelirse ona yer veriyorum. Rize Tophane Mahallesi’nde oturuyorum, oğluma bakması için mahalleye yakın baraka evlerde oturan bir aileden Fatma isminde bir bakıcı tutmuştum. Anne babasını apartman temizlerken tanımışlar, komşular tavsiye etmişlerdi. On iki, on üç yaşlarında ergen bir kız ama arkasından gelen kardeşlerini bakmaktan çok daha çabuk olgunlaşmıştı. İlk zamanlarda evden ayrılırken kollarını havaya kaldırır, kontrol etmemi isterdi. Kollarını indirip bir güzel yanağından öper, “Sen en kıymetlimi, oğlumu götürmüyorsun gerisi önem taşımaz” diye şaka yapardım, utangaç haaliyle boynunu eğerdi. Ana dili Kürtçe olduğundan Türkçe’yi de yavaş yavaş sökmeye başlamıştı.

İstiklal İlkokulu’nda çalışıyorum (sonradan Ellinci Yıl oldu) okula gelir sağlamak amacıyla çay düzenliyoruz. O zamanlar pastanelerde pastalar ateş pahası. Okul aile birliğiyle pastaları okulda yapmaya karar verdik. Kimlerde davlunbaz fırının olduğu tespit edildi, benimle dört beş kişi olmuştuk. Okul hizmetlilerini evlere gönderdik.

Ben kara kara düşünmeye başladım. Bir akşam öncesinden kalabalık misafir grubuna davlunbazda yemek pişirmiş, yemek taşmış, hayli kirlenmişti. Evlere gönderdiğimiz hizmetliler, birer birer gelmişler, bir benimki geç kalmıştı. En sonunda hizmetlinin omuzunda fırın geldi. Gümüş gibi parlıyordu. “Hoca Hanım, içine çok şeyler koymuşsunuz, boşaltıncaya kadar zaman geçti, biraz geç kaldım.” Aliminyum telle ve arap sabunuyla temizlemiş, “kirli de temizliyorum” bile dememişti. Bütün davlunbazların içinde benimki ışıl ışıl parlıyordu.

Akşam eve geldim; Fatma oğluma yemek veriyordu:
Fatma bugün sen ne yaptın?” dedim.
Elindeki mama tabağını heyecanla düşürdü, ayağa fırladı, titremeye başladı.
Ne gusur eylemişam?
Çok büyük kusur eylemişsan, başkasının davlunbazını okula göndermişsan.
Rahat bir nefes aldı.
Yoğ… yoooğ… abulam ani ben, arap sabunilan, tel ilan ovmişam, parlatmişem.
Kollarımı açtım, “Çabuk bana koş, hem seni bir güzel kucaklayayım hem de o yanaklarından bir güzel ısıracağım.” Çekine çekine geldi, bir güzel mıncıkladım. “Sen nasıl şeker bir kızsın.” Kucakladım, mıncıkladım, her tarafından öptüm. Hiç şımarmadan, çekingen bir tavırla, “Ben ani, kirli gönderecehtem de, sene mehçup edecehtem ele miii?

İşte, asaletse asalet, incelikse incelik, akılsa akıl, ne ararsanız burada. Öyle saraylarda, hanlarda hamamlarda aramaya gerek yoktu. Şimdi benim oğlumun devlet malını korumadaki titizliğinin temelinde kürt kızımın, onu büyütmemde; bir müddet yanımda kalıp, pozitif enerjisini katarak yardımcı olan, kuzeni, biricik Deniz ablasının; araştırarak seçip verdiğimiz ilkokul öğretmeni, Dursun Önsel ve tüm öğretmenlerinin, asaletlerinin kırıntılarını görürüm. Hakları olan teşekkürü de göndermeyi boç bilirim.

Kızımın çocuklarına bakan Şükriye teyzeleri var mesela: Çocuklar tuvalete gittiklerinde: “Evi mis gibi kokuttunuz, bence hiç pencere açmayalım” dediğinde, çocukların; “Teyze, sen şaşırdın mı? Feci kokuyor, hemen pencereleri aç” diyerek torumlarımın zevkle tuvalete gitmelerini sağlamıştı. Onları anlatırken zevkten göz bebeklenin büyüdüğünü memnuniyetle izlerdik. Hatta bazen işi abartıp kendi çocuklarına aile sofralarında anlatarak çocuklarının “Anne farkındaysan, şu anda yemek yiyoruz ve sen çocukların tuvalete kereste mi, ceviz mi bıraktıklarını anlatıyorsun” İsyanlarını da kendi çocuklarından duyardık.

Bir yakınımın bakıcısının, çocuğa yanlış tuvalet eğitimi yüzünden, fobi yarattığını ve okul çağına kadar psikolog danışman eşliğinde atlatıldığına da şahit olmuştuk.

Sokağımızı süpürenler, biraz sonra misafir ağırlayacakları bilincinde süpürüyorsa, balıkçılar, “Aman! bayat balık karışmasın” heyecanını yaşıyorlarsa, hastaneye gelen hastaya, en yakınıymış gibi sıcak karşılıyorsa doktor, bürokrasının her kurumunda çalışanlar “Burası benim ekmek teknem, ana sütü kadar ak, ana sütü kadar helal, evime ekmek götürebilmeliyim” diyebiliniyorsa…

Önce sonuna kadar eğitimizi alalım, hangi meslek gurubunda olursak olalım, ne yaparsak yapalım “Kutsallık, koltukta değil, yapılan işin kalitesinde gizlidir”.

Katılan parmağını kaldırsın!
Saygılarımla. Melahat Erten Tekeşin.

  • Bu yazı ayrıca HÜRRİYETte de yayımlanmıştır..

Bu yazı için bir yorum yap..



*


        

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazı ve yorumlar hiçbir şekilde sitemizin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Bunlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                

Eser Ürküt
Bumerang - Yazarkafe
Eser ÜRKÜT

 

19 Mayıs 2018

Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu ; Atatürk Türk gençliğine verdiği önemi konuşmalarının çoğunda bu konuya değinerek belirt... devamı

Melahat Erten Tekeşin

 

 

  Melahat Erten TEKEŞİN   melahattekesin@gmail.com

 

30 Nisan 2018

Değişik duyguların kaynağıdır yatılı okullar, karışık hislerin, duyguların kümesidir içinizde. Değişik kültürlerin,... devamı

Zeren Dağdeviren

 

 

  Zeren DAĞDEVİREN   zeren@egehaberleri.net

 

16 Mayıs 2018

İzmir’in Kemalpaşa İlçesine bağlı, 250 haneli yemyeşil bir doğada yer almış NAZAR köyü… [responsivevoice_button vo... devamı

Hüseyin Bora Çelik

 

 

  Hüseyin Bora ÇELİK   hboracelik@gmail.com

 

10 Mayıs 2018

Milletimizin aydınlık yarınlara ulaşmasının tek yolu: “Bilgiyi ve Bilimi kendine rehber edinmiş gençlerle yol almak... devamı

Mahmut Taylan Tüfek

 

 

  Mahmut Taylan TÜFEK   mtaylan.tufek@gmail.com

 

18 Nisan 2018

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz bunu bilmeden onun hakkında yapılan konuşmalar doğru değildir. Benc... devamı

Süleyman Türkoğlu

 

 

  Süleyman TÜRKOĞLU   suleymanturkoglu333@gmail.com

 

23 Mayıs 2018

Küresel çetelerin çocuklarının yaptığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milletine sinsice dayatılan Neo ... devamı

Ekrem Örsoğlu

 

 

  Ekrem ÖRSOĞLU   zeus@egehaberleri.net

 

03 Kasım 2017

Karavan gezilerimden birisinde tanıdım Mehmet Özgül ve eşi Nurten’i, ikisi de doğa hayranı, doğayla bütünleşmeyi, h... devamı

 

Ege Haberleri