Logo
Dark Light
Bumerang - Yazarkafe
Maymun Öğretmen
Bu yazı  4.226 kere görüntülenmiş olup, YAZARın kendi görüşlerini ifade eder...

Bu yazımı, örnek müşteri memnuniyeti davranışını sergileyen, Acıbadem, Akasya, Marks & Spencer Mağaza Müdürü, Soner Yılmaz Bey’e, Öznur Eras’a ve tüm çalışanlarına ithaf ediyorum.

Eylül ayı gelmiş, içimizin kıpırtıları coşmuştu, yeni öğrencilerimle buluşacak kimbilir ne maceralar yaşayacaktım. Müdürümüz, Mehmedali Bekiroğlu, beni müdür odasına çağırmıştı: “Sizinle önemli bir konuda konuşmak istiyorum” diyerek söze başlamıştı. Heyecanlanmıştım, bu kadar özel konu ne olabilirdi? Müdür bey, “Hoca Hanım, çocuk yuvasından beş öğrencim var, biliyorsunuz bunların şevkate ihtiyaçları var, iki tanesini size vereceğim, öbürlerini de diğer sınıflara yerleştireceğim” dedi.
Çocuk yuvası, sevgi, şevkat ihtiyacı muhabbeti beni coşturmuştu. “Ne olur Müdür Bey, o çocukların hepsini bana veriniz, onlar kardeş gibiler, ayırmayınız“ dedim.
Yok yok Hoca Hanım, siz hiç okutmadınız, bunlar çok sevimli ama aynı zamanda da zaptedilmesi çok zor çocuklar, başa çıkılması çok zordur“ dese de “Olsun Müdür Bey, ben onların hepsinin öğretmeni olmaktan gurur duyacağım, ayırmadan bana veriniz. Ne olursunuz, çok rica ediyorum” dedim. Israrlarıma dayanamadı, “Hadi üç tanesini veriyorum, geri dönüşü olmaz, ona göre“ deyip, yarı şaka yarı ciddi muhabbetimizi tamamlamıştık.

Kayıtlar tamamlanmış, sınıflarımız oluşmuştu. İçim içime sığmıyordu, herbiri diğerinden tatlı diye içimden geçiriyordum. Siyah önlük, beyaz yakalı olduklarından, okul bahçesinde koşarlarken kalabalıkta, sanki birbirlerinin aynısı sanırdınız. Sıraya dizerken hiç de birbirlerine benzemiyorlar, yüz ifadeleri, karakterlerini bile ele veriyor diye düşünüyordum. Azami gayreti gösterip en yumuşak davranışımı kullanarak, hepsinin bir özelliğini dile getirip seviyorum. Beni kendilerinden bir parça görsünler istediğimden, elimden geleni yapıyordum.

Okulun ilk günü, isteyenin ebeveynleriyle birlikte, sınıfa girmeleri seçeneğini sunmuştum. Üçte ikisi yalnız girmeyi tercih ettmişti. Çayhan, Ahmet, Servet, yuvadan geldiklerinden, yuva hizmetlileriyle birlikte girmişlerdi. Gerçi onlar yalnız girmek istemişler ama ben bazı tüyolar almak istediğimden, hizmetliyi özellikle davet etmiştim.

Çekingen çocukların isimlerini dahil ettiğim, ayak üstü uydurma masalını anlatarak dikkatlerini toplamaya başlamıştım. Sınıfta bir köşeden öbür köşeye koşuyor, ormanda bazen kuş oluyor, uçma taklidi yapıyorum, bazen de kurnaz tilki oluyorum, doğaçlama, aklıma geleni masala dahil ediyordum.

O esnada çocukların analizlerini aşağı yukarı yaparsınız. Eğer bunca uğraşlarınıza karşın, dikkat toplayamıyorsanız o öğrencilerle yıl boyunca, çok uğraşacaksınız kanısına varırsınız. Yuvadan gelenlerin hizmetlileri yanlarında olduğundan ürkek bakışlarla, onu takip ediyorlar ama dikkatlerini de toplayamıyorum onun da farkındayım. Hizmetli, “Bunlarla çok uğraşacaksınız Hoca Hanım, benden söylemesi” dedi.

Aslında bu çocukları yuva müdiresinin getirmesini arzu ederdim. Çocukların ilkokula başlangıç günleri çok önem taşırdı. Diğer çocukların en yakınları, ana babaları yanlarındaydı. Sorumluluklarını aldığınız çocukların önce ruhlarını doyurmalıydınız. İçim çok burulmuştu.

Annesiz babasız bir arada yaşamak nasıldır acaba? Yuva sorumluları gerekli ilgiyi gösterebiliyorlar mıydı? Neden bunlar zor çocuklardı? Bu sorular beni düşünmeye zorlamıştı. Cesaret edip hepsini istedim. Ya bunlarla da gereği gibi ilgilenemezsem!

Beni annem, dedemlerin evine bırakınca anneannem, misafir diye çok ilgi gösterince, kuzenim kıskanıp beni dövmeye kalkardı. Diğer çocuklarla bir tutmalıydım, bunu çocukluk tecrübelerime dayanarak da çok iyi öğrenmiştim. Fazla ilgi alaka, diğerlerini bozardı, nihayetinde onlar da çocuktu ve sorumluluğum eşitti. Eşit davranma noktasında çok ince ayarlar yapmalıydım.

Aradan iki aydan fazla zaman geçmiş, ben hala kuralları oturtamamıştım. Çayhan sıranın üstünden inmiyor, Servet sıraların altından çocukların bacakları arasından kara tahtanın önüne çıkıyor, Ahmet durup dururken acayip sesler çıkararak dikkat çekmek istiyordu. Diğer çocuklar da bunları taklit etmekte. Sınıf kalabalık, zor çocuklar var, çabuk kavrayamayanlar var!

Moralim gittikçe bozuluyor, umutlarım tükeniyordu. Her akşam muhasebesini yapıyor ama çözüm bulamıyordum. Kendine çok güveniyordun ya al sana! Müdür Bey’le her karşılaşmamda, hemen yolumu değiştiriyor, sınıfın durumunu soracak diye ödüm kopuyordu. Çaresiz kaldın işte, beceremiyorsun! Şimdi ben ne yapacaktım?

Öğretmen okulundan tavsiye edilen kitapları almış okumuştum ama çare üretemiyordum. İlginç bir fıkra aklıma gelmişti; Temel ile Fadime bir mahalleden geçerken köpeklerin saldırısına uğramışlar. Temel, Fadime’ye, “Hemen yere kapaklanalım, bir kitapta okumuştum, köpekler o zaman geriye dönüp giderlermiş”demiş. Fadime de: “Tamam da bakalım o kitabı köpekler okudular mı bakalım?” demiş.

Sınıf curcuma, her çocuk ayrı karakter, hiçbiri öbürüne uymuyordu; üstelik hiçbiri de benim okuduğum kitapları okumamıştı.

Yine bir akşam, başımı yastığa koymuş, düşünmeye başlamıştım:
Öğretmenlik, Tanrı sanatıdır” Hz Ali. İşte, o sanatın icracısı olabilmek…
Öğretmenler; yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” Mustafa Kemal Atatürk.
Ben bu çaresizlikle mi bana emanet edilen yeni nesiller yetiştirecek ve eserim olacaktı?

Çözümü kolay olsaydı, “Tanrı sanatı” olur muydu? Kendim çözümler üretmeliydim… Ertesi sabah daha kararlı bir şekilde okula gitmiştim. Ders saati boyunca kurallara uyana: Teneffüse çıkarken yanağından öpücük verme ödülünü koymuştum. Biraz işe yaramaya başlamış gibiydi. Bu üç çocuğum, pek ayak uyduramıyorlar ama öpülme sırasına herkesten önce geçmişlerdi. “Bir dahaki sefere, daha çok kurallara uyacağınızı bildiğim için bu öpücük gelsin” diyerek yanaklarına öpücükler konduruyorum. İlişkilerimiz daha bir sıcak olmaya başlamıştı.

Karar vermiştim, teneffüslerde de aralarında olacaktım. Çayhan duvardan atlıyor, Servet musluktan su fışkırtıyor, Ahmet acayip sesler çıkararak, ara sıra da ıslık çalarak koşup duruyor. Konuşma yerine, hareketlerle kendilerini ispat etmeye çalışıyorlar…

Önce kendilerine güvenmelerine sağlamalıyım diye düşündüm. Güvensiz çocukların konuşmak yerine hareketlerle dikkat çekmek istedikleri sır değildi. Bunu okuduğum kitaplar ve aldığım eğitimden öğrenmiştim. Önce kendilerine güvenmeli, daha sonra da bana güvenmeliydiler. Çok basit sorular sorarak kendilerine olan güvenmelerini sağlamaya çalıştım. Bu sayede hem onları daha yakından tanıyacak hem de aşırılıklarını önleyecektim.

Teneffüste aralarında gezerken, yemlenmeyi bekleyen güvercinler gibi etrafımda toplanmışlardı. Bir parmağımı göstererek;
Bu kaç çocuklar?” dedim. Bir parmağın, bir rakkamını işaret ettiğini, hemen hemen her çocuk bilecekti.
Bir” diye bağırdılar.
Ahmet, şimdi sana çok zor soru soracağım, kimse yardım etmesin” İki parmağımı göstererek, “Bu kaç?” dedim.
İki öğretmenim
Nasıl bildinnnn?” Yüzümü kapatıp tepki veriyorum. Ahmet biraz şaşkın ama bildiği için mutlu…
Başka bir çocuğa iki parmağımdan birini kapatıyor, kaç kaldığını soruyorum, bilince de zıplıyorum.
Çocukları halka yapıyor, soru soruyorum, bilenler çömeliyor, bilemeyenler yanıyor.
Servet, sen şimdi burada kaç kişi var hiç bilemeyeceksin” (İki öğrenciyi yan yana diziyorum).
Kaç arkadaş görüyorsun Servet?
İki üğretmenim
Nasıl bildiiin?
Ben iki elimle yüzümü kapatıp zıplıyorum.
Bu tip bildik soruları sorup bildiklerinde, kendilerine güvenleri artmaya başlamıştı. Ben de her bildikleri soru karşısında atlıyor, zıplıyor, koşuyor, yeniden yanlarına geliyordum. Beni artık, kendilerini güldüren maymun olarak görmeye başlamışlardı. “Haydi öğretmenim, bana da sor, bana da sor sor sor sor”. Sırrı çözmüştüm; Maymun öğretmenlik işe yarayacaktı…

Artık her sabah okulun bahçesinde beklemeye başlamışlardı. Bahçe boyunca sevgi dolu bakışlarla maymun öğretmenlerini karşılıyorlar ne soracağımı merakla beklemeye başlamışlardı. İlk ders saatinin on beş dakikası günlük konuşmalara ayırdığımızdan, evden okula gelişlerine kadar, neler gördüklerini ne yaptıklarını da aynı yöntemle sorduğumdan, daha rahat anlatmaya başlamışlardı.

Teneffüslerde, aralarında olarak onların aşırılıklarını önlüyor, hem de bağımı kuvvetlendiriyordum, aynı zamanda daha yakından tanıma fırsatım oluyordu.

Şimdi bile ilerleyen yaşıma rağmen, otobüste, vapurda, banka kuyruğunda; Nerede sıkılmış, ağlayan bir çocuk görürsem, dayanamam, maymunluğa başlarım. Yaş seviyesine göre, sorular sorarak, dikkatlerini çekmeye çalışırım. Önceleri hoyrat hoyrat bakarlar, sonra da tuzağıma düşerler. Sorduğum basit sorularda, “Yoksa, annen baban mı söyledi?” Gibi sorular da eklerim. Çoğu anne babalar ayrılırlarken minnetlerini dile getirirler, bazıları da, burunlarını kaldırır giderler. Ne diyelim, beş parmağın beşi bir değil…

Gelelim sınıfımıza; Uzun uğraşlar sonucunda ellerini tutarak kafa kafaya vererek yazmayı okumayı da öğretmiştim. Ara sıra bitlenip kafa kaşımışlığım hemen hemen her birinci sınıfları okuttuğum yıllarda başıma gelmişliğim vardı. Evdeki yastıklara yorganlara varıncaya kadar kaynar sulardan geçirmişliğim olmuştur. Üstüne üstlük, ilk başıma geldiğinde alerjik testinden bile geçmiştim… Adım, “Bitli öğretmene” çıkacak diye de sır gibi sakladığımı söylemek isterim.

Her pazartesi günleri iki kalem eşliğinde bütün sınıfı kontrolden geçirir, uygun bir zamanda, annelerinin kontrol etmesi gerektiğini kulaklarına fısıldardım. Şimdi geriye dönüp baktığımda başımdaki bu minik, gaddar, kan emici acımasız davetsiz konuklarımın emeğimin gurur misafirleri olduğunu, çocuklarla haşır neşir olmanın sonucunda konakladıklarını anlatabilseydim, daha bir rahat edecektim. Her birinci sınıfın sonunda “Ya başarılı olamazsam?” düşüncesiyle, mide spazmı geçirdiğimi de eklemek isterim. Bu yılın sonunda, daha beterini yaşamıştım.

Mutlu ve yorgun bir yılı geride bırakmış, karnelerimizi vermiştik. Yıl sonu kritiğini yapmak üzere, okul müdürüne uğramıştım. “Müdür Bey; sene başında, yuvadan iki çocuk verecektiniz de beşini birden istemiştim. Siz iki öğrenci verecekken, benim ısrarlarımla üçünü birden verdiniz. Özellikle çok şevkate ihtiyaçları olduklarını belirtmiştiniz ya… Ben şimdi bütün şevkatlerimi bitirmiş durumdayım, acilen bana şevkat gösterecek birini bulunuz, lütfen. Sizi boşuna idareci yapmamışlar, herkes kendi işini yapacak” dedim. Babacan bir tavırla, arkaya kaykılarak gülüşünü, dün gibi hatırlarım.

İkinci yılımda, biraz daha kuralları oturtmuş olduğumdan, çocuklarımla arkadaş olmaya başlamıştım. Teneffüslerde eteklerimin ucundan ayrılmaz olmuşlardı. Aynı sınıfımla ikinci sınıfımı da bitirmiştim ki, eşimin tayini, Trabzon’a çıkmış, ben de sınıfımdan ayrılmak zorunda kalmıştım!

Aradan bir yıl geçmişti. Sınıfımıza aşı yapılmış, aşı tatili verilmişti. Cumartesi Pazar da ekleneceğinden çok zamanımız olacaktı. Bunu fırsat bilerek, ailelerimizi ziyaret etmeyi uygun görmüştük. Benim Rize’den ayrıldığım okul, yol güzergahımızdaydı. Tam okulun önünden geçerken, eşime uğramamız adına rica ettim. “Ben arabada beklerim sen uğra” demişti.

Öğle teneffüsüydü, bahçede çocuklar etrafımı sardılar. Hasret giderdikten sonra müdür ve öğretmenlerle sohbet ettik. Zil çalınca da herkes sınıfına girmişti. Biraz daha müdür ve muavinlerle zaman geçirdikten sonra, veda edip ayrılmıştım.

Ahmet sınıfa girmemiş merdivenin altına saklanmış oturuyor; “Ahmet!“ dedim. Yanıma geldi kollarını belime doladı, başını göğsüme yasladı, öylece orada kalakaldık. Eşim de durumdan habersiz, habire arabanın ışığını yakıp söndürerek, “Artık yeter, gel” sinyali veriyor. Ahmet’e artık gitmek zorunda olduğumu sarı saçlarını okşayarak anlatıyorum ama eteklerimden tuttu, bir türlü bırakmıyor. Yeniden açıklama yapıyorum, daha çok sarılıyor. Ben çocuğu ikna çalışmalarında, eşim sinyal yakmada…

En sonunda cüzdanımdan bir miktar harçlık çıkarıp vermek istedim. Hayli de çocuk harçlığı açısından, hatırı sayılır bir miktardı. Elinin tersiyle parayı savurdu, adeta:
Benim senden beklentimin yanında maddiyatın ne önemi var?” der gibi bir bakışıyla bana baktı ve merdivenin başına boynunu bükerek oturdu! Ciğerime hançer saplanmış gibi hissettim.

Başını, sarı, diken diken saçlarını okşadım. İki yanaklarından öptüm öptüm öptüm… Ben öptükçe daha çok sarılıyor bırakmak istemiyor. Gözyaşlarımı içime akıtıyor, sesimin titrekliğini önlemeye çalışıyorum. Dizlerime çöktüm; “Ahmet, sen çok güçlü çocuksun, sana güveniyorum, öğretmenlerini iyi dinle” dedim. Biraz daha dilimin döndüğünce, açıklamalar yaparak yanından ayrıldım…

Kendi kendime, “Yaaa, maymun öğretmen, emanet aldığın yeni nesilleri Tanrı sanatı ile işlemek kolay değildi. Sana altın tepside sunulan, sevgi dolu kalbi, maddiyatla yaraladın. Yaptığın gafla da hançeri kendi ciğerine batırdın. Maymunluğun da her yerde geçer akçe değildi. Kanatların kırılır, ayağın uyuşurdu. Daha çoook fırın ekmek yemeliydin…” dedim.

Eşimin arabasına bindim. Cama başımı dayadım, araba tutmuş numarasıyla, yol boyunca, sessiz çığlıklarımı içime gömdüm…

Aradan geçen bunca zamana rağmen: Belleğim beni, eski okuluma götürür, merdiven başında, boynu bükük bıraktığım Ahmet’imi görür, Çayhan ve Sevet’imi merak eder, hüzünlenir, hazin hazin derinlere dalarım…

Saygılarımla, Melahat Erten Tekeşin.

  • Bu yazı ayrıca HÜRRİYETte de yayımlanmıştır..

Bu yazı için bir yorum yap..



*


        

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazı ve yorumlar hiçbir şekilde sitemizin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Bunlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                

Eser Ürküt
Bumerang - Yazarkafe
Eser ÜRKÜT

 

19 Mayıs 2018

Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu ; Atatürk Türk gençliğine verdiği önemi konuşmalarının çoğunda bu konuya değinerek belirt... devamı

Melahat Erten Tekeşin

 

 

  Melahat Erten TEKEŞİN   melahattekesin@gmail.com

 

30 Nisan 2018

Değişik duyguların kaynağıdır yatılı okullar, karışık hislerin, duyguların kümesidir içinizde. Değişik kültürlerin,... devamı

Zeren Dağdeviren

 

 

  Zeren DAĞDEVİREN   zeren@egehaberleri.net

 

16 Mayıs 2018

İzmir’in Kemalpaşa İlçesine bağlı, 250 haneli yemyeşil bir doğada yer almış NAZAR köyü… [responsivevoice_button vo... devamı

Hüseyin Bora Çelik

 

 

  Hüseyin Bora ÇELİK   hboracelik@gmail.com

 

10 Mayıs 2018

Milletimizin aydınlık yarınlara ulaşmasının tek yolu: “Bilgiyi ve Bilimi kendine rehber edinmiş gençlerle yol almak... devamı

Mahmut Taylan Tüfek

 

 

  Mahmut Taylan TÜFEK   mtaylan.tufek@gmail.com

 

18 Nisan 2018

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz bunu bilmeden onun hakkında yapılan konuşmalar doğru değildir. Benc... devamı

Süleyman Türkoğlu

 

 

  Süleyman TÜRKOĞLU   suleymanturkoglu333@gmail.com

 

23 Mayıs 2018

Küresel çetelerin çocuklarının yaptığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milletine sinsice dayatılan Neo ... devamı

Ekrem Örsoğlu

 

 

  Ekrem ÖRSOĞLU   zeus@egehaberleri.net

 

03 Kasım 2017

Karavan gezilerimden birisinde tanıdım Mehmet Özgül ve eşi Nurten’i, ikisi de doğa hayranı, doğayla bütünleşmeyi, h... devamı

 

Ege Haberleri