Logo
Dark Light
Bumerang - Yazarkafe
Eğitimin Nenehatun’u; Hatice
Bu yazı  3.200 kere görüntülenmiş olup, YAZARın kendi görüşlerini ifade eder...

Bu yazımı, tüm Ardeşenlilere ithaf ediyorum.

Anne, ben okumak istiyorum
Anne ne olur, beni okutun
Nurettin ağabey, beni okutuuun
Hikmet Enişte, ne oluuur… Annemi okumam için ikna ediiin!
Sesimi duyan yok muuuuu?
Yalvaran seslerin inleyişiydir bunlar!

Bu yazımda sizleri, önce tarihin sararmış sayfalarına götürüp, yeniden günümüze taşıyacağım;

Bir zamanlar Trabzon Sancak Beyi, Osmanlı tahtına sahip çıkmak ister ve bu amacı gerçekleştirmek için, Kepa Sancak Beyi olan oğlunun yardımına gerek duyar, Yavuz Sultan Selim, yardım almak için sahil boyu bölgeden geçerken Fırtına Deresi’nin taşıdığı ağaç yongalarını görür. Bölge tamamen boş, bataklık ve çalılıktır. Etrafında bulunanlar kendilerine, bölgede kimsenin yaşamadığını dile getirirler. Yavuz Sultan Selim, şöyle bir düşünür… ardından; “Yooo… bu bölge boş olamaz, bakınız dere, insan eli değmiş, ağaç yongalarını taşıyor, bu yörenin ardı şendir” der. Yüksek kesimlerinde, insanların yaşadığına işaret eder.

Deyiş o deyiş; Ardında yaşayan şen insanlar inmiş. Çevre beldelerinde yaşayan, çalışkan insanlar gelip yerleşmiş. Bataklık ve sivrisinekler beldesine pirinçler ekmiş, ağaçlar dikmişler. Bu şen ve çalışkan insanlar bataklığı kurutmuşlar. Zamanımıza da bir harf değişikliğine uğratarak; Ardışen, Ardeşen olarak Karadeniz’in cennet kasabası durumuna getirmişlerdir.

Fırtına Deresi’nin kenarlarına da alabalık çiftlikleri kurup muhlama eşliğinde ikram konakları yerleştirip, turistlerin hizmetine sunmuşlar. Aman ha dikkat!, Yol kenarındaki tabelaya da; “Tesisimiz, yüz metre geridedir”.

İlerlediğiniz yoldan, geriye dönerek tesisi bulmak zorundasınız. Böyle bir tabelayı da ancak Karadeniz’de görürüz, diyerek, dudaklarınızda tebessüm, geriye dönüp tesislerde, kahvaltınızı ya da öğün yemeklerini yiyebilirsiniz. Yollar dar, geriye dönerken dikkat!

Hatice, espri dolu bu cennet kasabada dünyaya geldi. Kasabanın merkezinde devlet hastanesine tepeden bakan yar üzerindeki araziye, zamanın aranan ustalarının özenle yaptıkları yöreye özgü, dolma taşlı kocaman panjurlu bir evde büyümeye başlamıştır. Bu kocaman ev, üç aileyi içinde barındıracak, yaşayacak konumdadır ve diğer iki amcalarıyla birlikte yaşam sürmekteler.

Hatice daha henüz üç yaşına gelmişken, babasını kaybetmiştir. Zamanla bu üç ailenin, içinde yaşadıkları bu kocaman evi boşaltmışlar, kendilerine daha mütevazi evler yaparak yerleşmişlerdir. İşte ben de, bu yeni evlerinden birine, Hatice’nin amcasının oğluna varacak, ailelerinin yeni üyeleri olacaktım.

Kocaman panjurlu evlerini ailelerin her bireyinden ayrı ayrı, hararetle dinleyecek, nasıl bu tarihi evin kıymetini bilemediklerine, kurtaramadıklarına, hayıflandıklarını duyacaktım. Hatice’nin serüvenini de birinci ağızdan, kendinden, defalarca, dinleyecektim.

Babalarının ölümünden sonra, babasının ilk evliliğinden bir abla, kendi annesinden de iki ağabey ve dört abla olmak üzere yedi kardeşle, sudan çıkmış balık misali kalakalmışlardır. En büyük ağabey Nurettin, paçaları sıvamış, iş aramaya, evde pişecek tencereye aş aramaya başlamıştır. Yakın çevrede bulamaz tencereye koyacak bir aşlık iş.

Zonguldak’a uzanır yolu, daha bıyıkları bile terlemeden yollara düşer. Maden kuyularına iner, üç kuruşluk bir maaş uğruna. Yüzü gözü kömür karası, izbe bir oda kiralar kendine. Aldığı üç kuruş maaşını biriktirir ve yatağının baş ucuna da şunları yazar; “Bu aldığım maaşımda ailemdeki tüm fertlerin hakları vardır, kendi payından fazlasını harcamaya, hakkın yoktur!” Bu yazıyı, yol klavuzu yapmıştır kendine… Kazandığı paranın payına düşenini almış, gerisini de her ay, ailesine postalamaktadır.

Diğer tarafta, Hatice yavaş yavaş gelişip serpilmeye başlamıştır. En küçüğüdür ailenin, herkesin sevgi böceğidir. İlkokulu bitirmiştir, ortaokul hemen beşyüz metre ilerisinde, denizin kenarında, bütün haşmetiyle uzanmakta; Öğrencilerin kaydolması için serenad yapmakta… Hatice her sabah pencerelerini açarak hayalini kurar… Okulun bahçesinde, siyah önlük, beyaz kolalı yakasını takmış olarak, okulun kapısından içeri girdiğini görür düşlerinde.

Eylül ayı gelmiş, kayıtlar başlamıştır. Annesine yanaşır, mahsun mahsun.
Anne, ben okumak istiyorum
Haşaaa!” der annesi.
Günahhh! seni okutmak!
Ben aşınızı zor ayarlıyorum, bahçeler var kazılacak”. Boynunu büker Hatice, küçücük elleriyle kazmayı tutar, beller tarlaları, annesinin ve ablalarının yanında. Fırtına Düzlüğü’nde, pirinç tarlalarını eker, kışlık erzak niyetine. Bu yıl da, böyle geçmiştir.

Ertesi yıl, yine Eylül gelmiş, kayıtlar başlamıştır. Nurettin ağabeysi izne gelmiştir.
Nurettin ağabey, aman, canım ağabey, kurban olayım ağabey, beni okula gönderin”. Bu kadar fedakar ağabeyinin de aklına yatmaz kız çocuğunu okutmak;
Heyttt! Unut okumayı, herkes aileye katkıda bulunacak. Fırtına Deresi coştu, önüne gelen odunları denize döktü. Dalgalı deniz, derenin kendisine verdiği odunları kıyıya yığdı. Hazırlan, kışlık odun toplamaya gidiyoruz”.
Hatice, sessiz, çaresiz, düşer ağabeyinin önüne, deniz dalgalarının onu ıslatmasına aldırış bile etmeden, yığar kıyıya denizden neyi kaçırabilirse. Ablalarıyla birlikte, kışlık odunları da taşımıştır evlerine, ama kayıt zamanı da geçmiştir.

Hatice, her gece pencereleri açar, yıldızları, gökyüzünü izler, avuçlarını açar dualarıyla;
Ben okumak istiyorum, yardım et Allah’ım
Ertesi yıl eniştesine yalvarır;
Hikmet enişte, ben okumak istiyorum, siz öğretmensiniz, annemi ikna edin, Ne oluuur, Ne oluuur
Enişte üstlenmiştir, ikna edecektir annesini, söz vermiştir. Heyecanla bekler annesinin cevabını ama eniştesi de eli boş dönmüştür. Aslında bilge kadındır annesi, sözü sohbeti yerindedir, saygı duyar herkes ona. Ama iş kız çocuğunu okutmaya gelince, “Günahhh!” der başka birşey demez.

Bundan sonrasını, ben değil de, Hatice anlatsın sizlere;

Ben aşkı tatmamıştım, nedir bilmiyordum, içimde bir okuma aşkı vardı ondan anlıyordum sadece. Artık ergen olmuştum ya, çevreden dünürlerim bile gelmeye başlamışlardı. Korkunç! Ben kim, evlenmek kim, Ben, okumak istiyordum… Amcamın kızları, Taliha Harbiye, avludaki Muşun Dibi dediğimiz bahçede oturur, okuma hayallerini birlikte kurardık. Onlar ikizdi ama beni de kabul ederek birbirimize üçüz derdik. Onlar da uğraş vermişler ama onların da okuma hayalleri engellere takılmıştı.

Karar verdim;

Ben, bir maceraya atılacaktım. Bir plan yaptım ama sonunu bilmediğim macerama, üçüz dediğim amca kızlarını dahil edemezdim. Canım kadar sevdiğim, her sırrımı anlattığım ağabeyim Mustafa’dan bile saklamıştım. Sorumluluk kararımın, sadece bana ait olmasını istiyordum. Bu nedenle serüvenlerimin yol haritasını tek başıma çizmeye başladım. Ben buralardan gidersem, tebdil-i kıyafet ayarlamalıyım diye düşündüm. Annemim kara lastiklerini giydim, peştemalini taktım. Büyük yengemiz olan Malike yengemin, bebeğinin beşiğinin üzerine örttüğü saf yün atkısına göz dikmiştim.

Bu boş geçen yıllarımda dikiş kursuna giderek dikiş sanatını da elde etmiştim. Dikişlerinde yardım ettiğim yengemin beni çok sevdiğini bildiğimden, yün atkıyı geçici olarak istedim. Onu örtünce, hem kimliğimi saklayabilecek hem de beni soğuktan koruyacaktı. Tebdil-i kıyafetimi test etmeye başladım. Yüzümü açıkta bırakarak giyindim.
Beni tanıdınız mı?
Yüzün ele veriyor” dediler.
Sadece gözlerimi açıkta bıraktım.
Gözlerin ele veriyor” dediler.
Bir gözümü kapattım.
Sesin ele veriyor” dediler.
Çevrede, çalışmak üzere gelen, doğulu çok cici insanlar vardı. Onlarla dostluk kurarak, şivelerini taklide başladım. Artık konuşmalarımdan da benim olduğum anlaşılmaz olmuştu, tiyatro sanatçılarına taş çıkartıyordum.

Yaşıtım olan amcamın kızlarından Harbiye evlenmiş. Taliha da nişanlanmıştı. Üçümüzün ortak arkadaşı evimizin önündeki hastane hemşiresinden, Trabzon’da hemşirelik sınavı olduğunu öğrenmiştim. Yağmurlu bir günün sabahında sır gibi sakladığım planımı uygulamaya koydum. Tebdil-i kıyafetime büründüm, doğulu şivesiyle terminalden Trabzon biletimi aldım.

Trabzon’a vardığımda ne yazık ki, bir gün öncesinden sınavlar yapılmıştı. Okul müdürü beni Erzurum’a yönlendirdi. Biletimi alıp hiç uyumadan Erzurum’a gece yolculuğuna başladım. Erzurum’a varınca şoföre rica edip, tekin bir otele yerleştirmesini rica ettim. Otele gidince de otel müdüründen titreyen sesimle durumu anlatıp, odama içeriden kilit yapılmasını rica ettim. Çok babacan bir adamdı benim titreyen halime, acımış olmalıydı;
Böyle bir kız için oteli bile yakarım” diyerek kocaman değirmen kilidiyle kapının iç bölümüne kilit taktırdı, üstüne üstlük zincirle de sağlamlaştırdı. Pencelereleri control ettim, demirliydi. Bunca yorgunluğun ardından rahat bir uyku çekmiştim.

Sabah kalktığımda, otel müdürünün ne anlattığını bilemem ama bana kahraman, Eğitimin Nenehatun’u adını çoktan takmışlardı. Ne yazık ki, Erzurum sınavını da kaçırmıştım. Otel müdürü her sabah; “Senin yaşında benim kızım var, senden para bile almam” diyordu. Her gecenin sabahında ısrarla paramı ödüyor, fakat odamın açık tutulmasını rica ediyordum. Kuru ekmek yiyip harçlığımı bitirmiyor kenarımda tutuyordum.

Ardeşen’de Hatice’nin evinde yokluğu farkedilmiş, çığlık çığlığa: Dağ, tepe, deniz kenarları, ölüsü veya dirisi aranmaya başlanmıştır! Hatçeeee! Hatçeeee! sesleri denizde, dağlarda, dere boylarında yankılanmakta, ağıtlar yakılmakta… Karakollara bildirilmiş, halk seferber olmuştur. Hemşire arkadaşından adres sorulduğu öğrenilmiş. Trabzon Erzurum bağlantısı öğrenilmiş, kaldığı otel bile tesbit edilmiştir.

Görev adamı olarak Hikmet eniştesi Erzurum’a hareket etmiştir. Eniştesi onu kırk kilit vurdurduğu odasında bulur. “Booo Hatçeee! burada ne işin varrr! (yörede “booo” hayret anlamında kullanılır).

Zavallı annesi kızının sağ olduğunu duyunca Allah’a el açarak; “Cehennem’de yanmaya razıyım, kızımı sonuna kadar okutacağım, sen beni affeeet” ağıdını çoktan yakmaya başlamıştır. Haticenin yaşı, mahkemece küçültülür, ortaokula kaydettirilir. Ardından öğretmen okulu sınavlarını kazanarak öğretmen olmuştur. Eğitim neferi olarak, yıllarca, fikri hür vicdanı hür nesiller yetiştirmiştir.

Hatice bir eğitim savaşçısıdır. Kalemiyle savaşmıştır. Ardeşen’in bağrından çıkmıştır. On dokuz yaşından sonra eğitim aşkına, evden kaçan kız; Ardeşen’de Türkiye’de, belki de dünyada bir ilktir. Arkasından gelen kızların sembolü olmuş, okumanın yolunu açmıştır.

Her savaşçının ismi yaşatılır, herhangi bir eğitim kurumuna ismi verilebilir. Ben hikayesini yazdım. Haydi, Ardeşenliler, Hatice’ye sahip çıkın. Eğitim savaşçısı kızınızın, ismini ölümsüzleştirin.

Saygılarımla, Melehet Erten Tekeşin.

  • Bu yazı ayrıca HÜRRİYETte de yayımlanmıştır..

Bu yazı için bir yorum yap..



*


        

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazı ve yorumlar hiçbir şekilde sitemizin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Bunlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                

Eser Ürküt
Bumerang - Yazarkafe
Eser ÜRKÜT

 

19 Mayıs 2018

Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu ; Atatürk Türk gençliğine verdiği önemi konuşmalarının çoğunda bu konuya değinerek belirt... devamı

Melahat Erten Tekeşin

 

 

  Melahat Erten TEKEŞİN   melahattekesin@gmail.com

 

30 Nisan 2018

Değişik duyguların kaynağıdır yatılı okullar, karışık hislerin, duyguların kümesidir içinizde. Değişik kültürlerin,... devamı

Zeren Dağdeviren

 

 

  Zeren DAĞDEVİREN   zeren@egehaberleri.net

 

16 Mayıs 2018

İzmir’in Kemalpaşa İlçesine bağlı, 250 haneli yemyeşil bir doğada yer almış NAZAR köyü… [responsivevoice_button vo... devamı

Hüseyin Bora Çelik

 

 

  Hüseyin Bora ÇELİK   hboracelik@gmail.com

 

10 Mayıs 2018

Milletimizin aydınlık yarınlara ulaşmasının tek yolu: “Bilgiyi ve Bilimi kendine rehber edinmiş gençlerle yol almak... devamı

Mahmut Taylan Tüfek

 

 

  Mahmut Taylan TÜFEK   mtaylan.tufek@gmail.com

 

18 Nisan 2018

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz bunu bilmeden onun hakkında yapılan konuşmalar doğru değildir. Benc... devamı

Süleyman Türkoğlu

 

 

  Süleyman TÜRKOĞLU   suleymanturkoglu333@gmail.com

 

23 Mayıs 2018

Küresel çetelerin çocuklarının yaptığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milletine sinsice dayatılan Neo ... devamı

Ekrem Örsoğlu

 

 

  Ekrem ÖRSOĞLU   zeus@egehaberleri.net

 

03 Kasım 2017

Karavan gezilerimden birisinde tanıdım Mehmet Özgül ve eşi Nurten’i, ikisi de doğa hayranı, doğayla bütünleşmeyi, h... devamı

 

Ege Haberleri