Logo
Dark Light
Bumerang - Yazarkafe
OKULUM
Bu yazı  2.064 kere görüntülenmiş olup, YAZARın kendi görüşlerini ifade eder...

Erzurum Nenehatun Kız İlköğretmen Okulu:

Anna baba kardeş hasreti,
Özlemlerim, Hayallerim,
Acemiliklerim, ürkekliklerim, gözyaşlarım, ergenliğim,
Kırılganlıklarım,
Aynı musluktan su içtiğim,
Aynı yatakhaneyi, yemekhaneyi paylaştığım,
Aynı hamamda birlikte yıkanmadaki utangaçlıklarım,
Kardeşlerimin topluluğu.
Anne baba şevkati beklediğim öğretmenlerim.
Çekirdek aileden kocaman “Nenenhatun Ailesi”ne adaptasyonum,
Daha sayamadığım tüm vasıflarını barındıran yuvam,

Kulaklarımda: Necati Borlak öğretmenimizin dinletimize sunduğu; Mozart Beethoven’in melodilerini, acemiliğimde; ”koyun kaval dinler” misali dinleyişlerim.

Duvarlarında, hayranlıkla izlediğimiz Cemil Aygen öğretmenimizin tabloları,
Magazin gazetelerinin okunmasını suç saydıkları, Dünya klasikleriyle tanıştıran, “Eğitim neferi olacaksınız, yurdumuzun en ücra köşelerine ışık saçacaksınız” diyen; “El maharetleri yüzünüzün akı olacak” deyip, nakış, dikiş, yemek, iğne yapmayı öğreten öğretmenlerim.

Nene Hatun Adını:

Erzurum işgal edinildiğinde, Osmanlı Rus Savaşı sırasında, Aziziye Tarabyası’nı savunmasında, kahramanca savaşan Türk kadınından almıştır. Adını tarihe yazdıran, yirmi yaşında genç bir gelinken, küçük yaştaki oğlunu, üç aylık bebesini evde bırakıp cepheye koşmasıyla destanlaşan, adına güfteler yazılan, türküler yakılan bir Türk kadınıdır Nene Hatun. Türk kadınının yiğitliğin, yurtseverliğin simgesidir.

Bebelerim anasız büyür de, vatansız büyüyemez” diyerek cepheye koşandır.

Nene Hatun adınını konmuş bir okulda okumanın, sorumluluğu omuzlarımızda, gururu benliğimizde, savaşçı ruhuyla, vatan sevgisiyle, “Ne Mutlu Türk’üm!” diyebilmenin mutluluğunu yaşayarak, gelecek günlerimizde: Zaman zaman, sunni gündemlerle, dış mıhraklı, hasta beyinlerin ayrımcı zihniyetlerin üretecekleri; dil, din, mezhep, renk, bölge ayrımcılığını, taze beyinlere uğratmayacağımıza, yeminlerimiz vardı.

Al bayrağımızın dalgalandığı her karış toprağındaki bebelere hizmetlerimiz olacağına, dumanı tüten her çatıyı, yuvamız bileceğimize, eğitimin neferleri olarak: Her durumda, her koşulda, bedenimizdeki canlarımız bizde durdukça, alnımızda bilgilerden çelenklerle, cehle karşı savaşmaya, şanlı yurdumuzun her bucağını, şenliklerle doldurmaya, vallahi de, billahi de, yurdum, seni yüceltmeye andlarımız vardı.

Okulum, 1900 yılında yapımı tamamlanan bina, açıldığı günden beri hizmet vermiş, Osmanlı döneminde yapılan bina, Birinci Dünya Savaşı sırasında belli bir müddet kapalı kalmış, sonrasında eğitim öğretim alanında hizmet vermeye devam etmiştir.

1900 yılında, Erkek Öğretmen Okulu (Darülmüallimini) olarak faaliyete başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında (1914-1918) kapalı kalan okul, savaşın bitiminden sonra, hizmete açılarak Erzurum Lisesi’ne tahsis edilmiştir. 1954 yılına kadar, 15 yıl Erzurum Erkek Öğretmen Okulu olarak hizmet vermiştir. 1954 tarihinden itibaren 1972 yılına kadar, Nenehatun Kız İlköğretmen Okulu olarak eğitim öğretim faaliyetlerine devam etmiştir. 1972 yılında dört yıllık öğretmen lisesine dönüştürülmüştür.

Bunları yazarken duygulandım, eski okulumu arama motorlarından bulup hasret gidermek istedim: Gördüğüm manzara karşısında sükutü hayale uğradım. Orjinal halinden eser kalmamış; dokusu, mimari şekli bozulmuş, içim acıdı hayallerime gem vuruldu. Biz çocuklarımıza tarihi bina bırakamayacak mıyız? Bir yapıya “tarihi” denilmesi adına gelişmiş ülkelerde ne gibi önlemler alınıp yaptırımlar uygulanıyor. Binaların da, şehirlerin de ruhları vardır, size, tarihin derinliklerinden seslenişleri vardır, bunların dokularıyla oynamak da bir katliamdır.

Bakınız ben burada siyaset yapmıyorum, çünkü anlamam. Siyasette otorite, saygıdeğer insanlarımızın köşeleri var. Ben, çocuk, insan, duygu akışı ilişkilerinden anlarım. Orada hiç mütevazi olamam, hatta fazla anlarım. Bakıştan, mimiklerden, kılcal damarlarına kadar ne hissettiklerini bilirim.

Mimik deyince de, size yaşanmışlığımdan bir örnekle anlatmak isterim. Yatılı okulumda ikinci yılımdı, bir yılın sonunda özlemle eve gelmiştim. Babamı sinek kaydı traşlı bırakmış, dönüşümde sakallı bulmuştum. Sadece gözleri aynıydı, mimikleri sakalının altında kalmıştı. Günlerce sakalını kesse de eski babama kavuşsam, hasretim dinse de yeniden uzatsa, diye düşünmüş fakat saygımdan dile getirememiştim. Ağabeyimle paylaşmış, “Ben de aynı duyguları yaşadım” demişti. Sonradan sakallı haline de bayılıyordum ama anlatmak istediğimi siz zaten anladınız, Bıraktığınız gibi bulamamak…

Bizim yörede insanlar dertlenince, içine kapanıp ortalarda görülmezlerse: “Sümüklü böcek gibi boynuzlarını içine çekti” derler. Ben de boynuzlarımı içime çekip, eski günlerime döneyim.

Kocaman bahçesini çevreleyen yüksek duvarlar; şehirle bağlantımızı keserdi. Okul giriş merdivenlerinin beşyüz metrelik görüş mesafesinde, kocaman demir kapısı, şehirle bağlantmızı açar, ya da, kapatırdı. Bunun kararını veren kişi de demir kapının yanındaki kulübesinde yaşayan Veysel Efendi olurdu.

Kim bu Veysel Efendi derseniz de: Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı romanından 1970’li yıllarda, Ertem Egilmez’in yönetmenliğini yaptığı filmdeki, Hababam Sınıfı’nın haylaz çocuklarının oynadıkları oyunlara yenik düşüp, demir kapılarını açan kişinin taaa kendisidir.

Okul müdürümüzden çok, Veysel Efendi’den çekinirdik. Hababam çocuklarının kandırdıkları saf adam gibi değildi. Demir kapının yanına yaklaştırmaz, kapı kapalı olduğu halde, iki üç metre yaklaşana, kulübesinden fırlar, “Yassaaah yassaaah!” der, kollarını açarak demir kapıya yaslanırdı.

Okulla demir kapı arasındaki beton dökülmüş yol, bizim boş zamanlarımızda volta attığımız alanımızdı. Yolun iki tarafı tek sıra söğüt ağaçlarıyla yeşillendirilmişti. Sol alanının büyük bir bölümü ağaçlandırılmış, belli bir bölümüne de tarım ürünleri ekilirdi. Domates, biber patlıcan salatalık vs. Demir kapının sağ tarafına düşen alanda da, öğretmen lojmanları ve spor sahaları yerleştirilmişti. Okul mu çok görkemliydi, biz mi? Küçüktük de öyle görüyorduk, bilinmez ama bu devasa gördüğümüz binanın içinde kendimizi korunaklı ve emniyette hissederdik. Öğretmenlerimizden gelen bir gülücük, sıcak bir sesleniş; aile hasretimize merhem olur, mutlu olurduk. Okulumuzun tam ortasında uzanan koridor, sınıflarımızın ve de idari odalarının ortasında uzun uzadıya yer alırdı. Sık sık düzenlediğimiz eğlence gecelerimizde ve Cumhuriyet balolarında, şehrin valisine, kumandanlarına, belediye reislerine ev sahipliği görevini üstlenirdi.

Okul kantini iştahımızı bastıracak yiyeceklerle donatılmıştı. Kantinde satılan bisküvi, çikolata türü tatlandırılmış yiyeceklere, damak tadımız pek aşına olmadığından, “Kedi ciğere bakar gibi” bakmazdık. Evet, ben yanlış anlatmadım, siz de doğru anladınız. Şimdilerde ebeveynlerin, gıda eğitimcilerinin, şiddetle karşı çıktıkları tatlandırılmış gıdalar hiç ilgimizi çekmezdi, çünkü damak tadımıza yabancıydılar. Belki doğal, organik meyvelerden olsaydı içimiz çekerdi, çünkü bizim bahçelerimizden onları yeme alışkanlığımız vardı.

Ailelerimizde: “Her türlü ihtiyaçları okul tarafından karşılanıyor” zihniyeti hakimdi. Posta yoluyla gönderdikleri cüzzi harçlıklarımızı da kırk kat muşambaya sararcasına korur, “Ya biterse!” korkusuyla, ders malzemelerini satın almada harcardık. Üst baş kıyafetlerimizi de bir yılda yetecek elzem olanları bavullarımızla yanımızda getirirdik.

Canımızın sıkıldığı durumlarda macera aramaya bayılırdık. Yatılı okuduğumuzdan, dönem sonlarında aile özlemi tavan yapar, ele avuca sığmaz duruma gelirdik. Yemekhanemiz okulun zemin katındaydı. Arka bahçe kapısı, girişinin hemen yanında, kocaman bir ekmek dolabı yer alıyordu.

Günlerden Cumartesiydi. Arkadaşım Ciddiye’yle, okulun koridurunda volta atarken, aşına olduğumuz bir kokuyla karşılaşmıştık. Ekmekler yeni gelmiş, kokusu tüm koridoru sarmıştı. Tam gelişme çağında olduğumuzdan, iştahın tavan olduğu zamanlarımız. Burnumuza çektiğimiz mis gibi taze ekmek kokusu bizi, hipnoz olmuş gibi, koridorun en ucundaki merdivenlerden, yemekhaneye indirmişti.

Cafer Efendi ekmekleri dolaba yerleştirmiş, kocaman dolabın kapısını kapatmaya çalışıyordu. Heyecanla yanına yaklaşarak: “Cafer Efendi, bize biraz ekmek verir misiniz?” dedik. Cafer Efendi’den bir kaç kez ekmek istemiş, itiraz etmeden vermişti. Bu kez cimriliği tutmuş, suratını asmıştı! Belki de yüzsüzlüğümüze kızmıştı! “Olmaz!, Yassağ yassağ” diyerek isteğimizi reddetmiş, kocaman kilidiyle ekmek dolabını büyük bir kararlılıkla kapatmıştı.

Biraz utanmış, utancımızı bastırmak amacıyla, işi şakaya vermek istediğimizden, yarı şaka, yarı ciddi: “Ama, Cafer Efendi, biz buranın abonesiyiz” deme muzipliğinde bulunmuştum. Hazırol vaziyetine geçmiş: “Ha!.. Eleee.. miii?” diyerek bizi şaşırtmıştı.

Ekmek dolabını açmış, ellerimize birer ekmek verecekken, biz, bir ekmeği ikiye bölmesini rica etmiştik. Arkadaşımla, gülmemek için birbirimize dahi bakmıyorduk. Arkamıza bile bakmadan, servet edinme mutluluğumuzla, bir solukta koridora çıkmıştık.

Elimizdeki ekmeklerimizi görenler: “Bize de, bize de” diyerek peşimize düşmüşlerdi. Birer lokma verirsek, bize kalmayacak, hevesimiz kursağımızda kalacaktı. Dört nala okulun bahçesinde izimizi kaybettirmeyi yeğlemiştik. Okul bahçesinin, bostanlık bölümündeki domateslerden koparıp, içine koymuş, dünyanın en ünlü lokantasında bulamayacağımız lezzeti yakalamış, bir güzel afiyetle midemize ziyafet çekmiştik.

Cafer Efendi “abone” sözcüğünü önemli bir görev bilerek, bize verdiği ekmeğin tadını, hayatımız boyunca unutmayacak; arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde, Cafer Efendi’yi sohbetlerimize ortak edecektik.

Her birimizin anıları canlanacak, hocalarımızı sohbetlerimize dahil edecek acı tatlı yaşanmışlıkları dile getirecek, yuvamız bildiğimiz okulumuzu gündeme getirip, yeniden gençlik günlerimize dönecektik.

Melahat Erten Tekeşin

Bu yazı için bir yorum yap..



*


        

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazı ve yorumlar hiçbir şekilde sitemizin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Bunlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                

Eser Ürküt
Bumerang - Yazarkafe
Eser ÜRKÜT

 

03 Aralık 2018

Tüm dünyada engelli insanların sorunlarına dikkat çekmek ve onları daha iyi anlayabilmek amacı ile Birleşmiş Millet... devamı

Melahat Erten Tekeşin

 

 

  Melahat Erten TEKEŞİN   melahattekesin@gmail.com

 

10 Aralık 2018

“Okula ilk gelişinizi, tanışmamızı dün gibi hatırlıyorum: Ürkek bakışlarla etrafınızı inceliyor, annelerinizin etek... devamı

Zeren Dağdeviren

 

 

  Zeren DAĞDEVİREN   zeren@egehaberleri.net

 

15 Kasım 2018

Özgür Büyüktanır, muhteşem bir insan ve baba. Kendisini Kuşadası'nda düzenlenen, Yerel yazarlar Şenliğinde tanıdım.... devamı

Hüseyin Bora Çelik

 

 

  Hüseyin Bora ÇELİK   hboracelik@gmail.com

 

22 Kasım 2018

Artık çocuk eğitiminde farklı bir fikir okumam diye düşündüğümde, hep başka fikirler çıkıyor karşıma. En doğru dene... devamı

Mahmut Taylan Tüfek

 

 

  Mahmut Taylan TÜFEK   mtaylan.tufek@gmail.com

 

18 Nisan 2018

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz bunu bilmeden onun hakkında yapılan konuşmalar doğru değildir. Benc... devamı

Süleyman Türkoğlu

 

 

  Süleyman TÜRKOĞLU   suleymanturkoglu333@gmail.com

 

23 Mayıs 2018

Küresel çetelerin çocuklarının yaptığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milletine sinsice dayatılan Neo ... devamı

Ekrem Örsoğlu

 

 

  Ekrem ÖRSOĞLU   zeus@egehaberleri.net

 

03 Kasım 2017

Karavan gezilerimden birisinde tanıdım Mehmet Özgül ve eşi Nurten’i, ikisi de doğa hayranı, doğayla bütünleşmeyi, h... devamı

 

Ege Haberleri