Logo
Dark Light
Bumerang - Yazarkafe
Okuldan Ayrılış
Bu yazı  1.366 kere görüntülenmiş olup, YAZARın kendi görüşlerini ifade eder...

Yolcu otobüsü Nene Hatun Kız Öğretmen Okulu’nun demir kapısına yanaşmıştı. Nam-ı değer Hababam Sınıfı’nın kapıcısı Veysel Efendi, demir kapıyı bizim için son kez açacaktı. Müdürümüz Fethi Taner, kalabalık bir öğrenci grubunu Karadeniz’e taşıyacak otobüs şoförü ile konuşmuş, daha emniyetli yolculuk yapmamızı sağlayacak, son babalık görevini yerine getirecekti. Bizi, eğitim neferleri olarak yolculayacak, yurdumuzun her bir köşesine ışık saçmamızı sağlayacaktı.

Veysel Efendi, okulumuzun girişindeki kocaman demir kapıyı bekleyen kapıcımızdı, aynı zamanda, Hababam Sınıfı’nı çeviren kapıcının da, ta kendisidir.
Kapıyı gıcırdatarak açtı, hüzünlü bir sesle:
Güle güle” dedi.

Bavullarımız ellerimizde ilerlerken, arasıra arkamıza dönüp, merdiven başında bizi gözetleyen müdür ve öğretmenlerimize hüzünlü gözlerle son kez bakıyor, okulumuzun haşmetli görüntüsünü ayrıntılarıyla belleğimize son kez resmediyorduk.
Allaha ısmarladık Veysel Efendi, hakkınızı helal edin” dedik sözleşmiş gibi hep bir ağızdan. Yüzünün hüznünü ve gözlerinin yaşını bize göstermek istemiyordu. Hapishane kapısını korur gibi, beton yolda volta attığımız günlerde, kapıya iki üç metre kala tok sesi ile:
Yassahhhh yassaahhhhh, geri dönün” diyen gardiyan görünümlü adam gitmiş, pamuk kalpli biri gelmişti.

Hem mezun olmuş olmanın sevimli heyecanı, hem de yuvamız kadar benimsediğimiz bu efsane binadan ayrılmanın hüznü üzerimize çökmüştü. Okulumuzu ne kadar da benimsemiş olduğumuzu bir kez daha fark etmiştik. Acı tatlı, anılarımız olmuştu ama acılar unutulmuş, tatlıları kalmıştı.
Gece bekçisi Durmuş dedeye saat sorduğumuzda:
Sağat, üçe on ğavuşir
Sağat, biri on beş savuşir
Cemil Aygen hocamızın, işine gemediği durunlarda:
Ya get oradan
Siz adam olacahsanız da çocuk eğitecehseniz ele miiii?
Faik Gözübüyük hocamızın:
Cıncığlara, boncuğlara para buliysanız da tebeşire, bulamiysaniz ele miii?” şeklinde söyleyişleri kulaklarımızda çınlayarak, dolu dolu okulumuzun silüetini son kez beynimize kazıyorduk. Bavullarımızı vermek ve erken davranıp otobüste yer kapma telaşına çabuk girmiştik. Demek ki, hayat devam ediyordu. Basamakları yavaş yavaş çıkacak, daha çoook yollar katedecektik.

Otobüsün tekeri dönmeye başlayınca yerlerimize yerleşmiş, arkalarımıza yaslanmıştık. Erzurum’u arkada bırakmak çok zamanımızı almamıştı. Organize Sanayii Bölgesi’ni geçmek biraz sıkıcıydı. Sırtımızla, koltuğu hafif arkaya iterek başımızı koltuğumuza yaslamak ve gözlerimizi kapatmak bile, bize kar etmiyordu. Yolların düzgün olmayışı, otobüs tekerlerinin çukurlara girip çıkmasına vesile oluyor, midemiz ağzımıza geliyordu. Ara sıra başımızı otobüs penceresinden çıkarıp midemizi boşaltıyorduk. “Torba istirseniz mi?” sesi muavinden gelirdi.

Aşkale’ye yaklaştığımızda tırmanmaya başlayacak olduğumuzu ve Kop Geçidi civarında mola vereceğimizi biliyor, sabırsızlıkla bekliyorduk. Mola demek, temiz hava demekti. Otobüsten çıkacak mis gibi dağ havasını soluyacaktık. İhtiyaçlarımızı görecek, çaylarımızı yudumlayacaktık. Köylü kadınların, mola yerinde açtıkları ketelerin tadına varacak, yıllarca, her kete yiyişimizde aynı tadı arayacaktık…

Bayburt’a doğru, yollar ve manzaralar biraz daha keyifli olmaya başlamıştı. Gözlerimizi kapatarak hayallerimize bile yer verebiliyorduk; Çobanların güttükleri koyunların yanındaki çoban köpeği, tayin olduğum köyde beni tanıyacak, görünce de, “Seni tanıdım, bizim köyün öğretmenisin” der gibi kuyruğunu sallayacaktı. Yüzleri güneşten ve soğuktan yanmış ilkokul çağındaki çocukları, hayallerime çoktan dahil etmiştim. Acaba bu yol güzergahında gördüğüm köyler, benim çalışma yerlerim olacak mıydı? Hayali bile güzeldi.

Sümükleri yüzlerinde kurumuş çocukları öperken buluyordum kendimi. Evlerine gidecek çaylarını içecektim. Çocuklarının öğretmeni olduğumu anlatacak, anne babaları ile sıcacık bağlar kuracaktım. Sadece öğrencileri eğitmem öğretilmemişti; Gittiğim köyü topyekün ayağa kaldırmak gibi omuzlarıma bir yük verilerek eğitilmiştim. Eğitim neferi olmak böyle bir şey, diye anlatılmıştı. Bayburt, Erzurum’la birlikte çoktan gerilerde kalmıştı. Gümüşhane’de mola verilecek, yolcu otobüsünün deposuna mazot doldurulacaktı. “İhtiyaçlarınızı görebilirsiniz” anonsu otobüs muavininden gelmişti.

Mola tezgahlarındaki satın alıp yediğimiz pestillerin tadları unutulacak cinsten değillerdi. Ailelerimizi de unutmuyor, onlar adına da paketlerimizi hazılatıyorduk. Torul tabelasını arkada bırakmak, zorlu Zigana Geçidi’ne geleceğimizin işaretiydi. Gözlerimi kapatacak, başımı koltuğa yaslayacak, biraz daha hayallerime yer verebilecektim. Bu sayede geçidi geçerken, uçurumları göremeyecek, korkularımı bastıracaktım.

Korkunç bir patlama sesi ile otobüs durmuş, yüreğimiz ağzımıza gelmişti! “Sonumuz geldi, hayallerimiz acı sonla bitiyor” diye paniklemiştik. “Korkmayın, lastiğimiz patladı” anonsu, bu kez otobüs şoföründen gelmişti. Hepimiz nefesimizi tutarak otobüsün dışına çıkmıştık. Birbirimize ne anladığımız hakkındaki, korkularımızı hararetle anlatıyorduk. Çevremizi incelediğimizde: “Vademiz dolmamış” dedirtecek manzara ile karşılaşmıştık. Otobüsün ön tekerleri bir kez daha dönseymiş, sonumuz olacakmış. “Demek ki, gezecek günümüz varmış” diye düşüncelerimi yüksek sesle dile getirmiştim. Hepimiz ellerimizi göğüslerimize kenetlemiş veziyetinde, kim ne derse kafa sallıyorduk.

Otobüsün yedek lastiği yoktu. Taş Devri’nden kalma yöntemlerle gözlerimizin önünde, lastiklerin onarım işi bitince, nerede ise donmak üzereydik. “Herkes yerine otursun, yolculuk yeniden başlıyor” anonsu dağlarda yeniden yankılanmış, hayallerimize dalmanın imkansızlığı bilinciyle yerlerimize oturmuştuk.

Bize, ikinci bir hayat sunulmuştu, bir hikmeti var diye düşünmüştüm. Nereye tayin olursam, her nerede göreve başlarsam, hangi koşullarda olursa olsun, kanımın son damlasına kadar bu ülkenin çocuklarına kendimi adayacağıma, bir kez daha dualarımla el açmıştım.

Yolun kenarında Torul tabelasını görünce, tehlikeli yolları geride bıraktığımızın kanıtı olmuştu. Hamsiköy’de mola verecek meşhur Hamsiköy sütlacımızı tadacaktık. Belki de hayatımız boyunca bir daha yolumuz düşmeyecek bu özel tattan mahrum olacaktık. Yeniden temiz havayı solumak bize çok iyi gelmişti. İhtiyaçlarımızı görmüş, sütlaçlarımızı afiyetle yemiş, yeniden yola çıkmıştık:
Delikanlı” sözcüğünün anlamını ilk kez bu yolculukta çözmüştüm. Otobüsümüz Samsun’a yaklaşırken sanırsınız ki, ölüm tehlikesini atlatan biz değilmişiz, uyduruk yöntemlerle yapılan teker onarımını biz görmemiştik.
Bir arkadaşımız en arka sıralardan şoför mahalline doğru hızlıca yürümüştü:
Denizi önce ben göreceğim
Ben!
Ben!
Ben!
Diyen, öne koşuyordu, arkalar boşalmış, öne yığılmıştık. Birkaç saat önce yaşadığımız travma olayını çoktan unutmuştuk.

Karadeniz boyunca yol alırken; herkes denizi önce kendisinin gördüğünü iddia ediyordu. Samsun sahillerine vardığımızda, deniz sakindi. Masum koyun yavrusu kuzu gibi, nazlı nazlı küçücük dalgalarını kıyıya gönderiyor, çakılları yıkıyor, masum masum geri çekiliyorlardı. Kabardığı zaman, kızgın boğalar gibi, önüne geleni nasıl yıktığını bilmesek, neredeyse bu sakin, masum görünüşüne inanacaktık. Belki de, yılların hasretli yavuklusuna kavuşan sevdalılar gibi seyrederek yolculuğumuza devam edeceğimizi biliyor, bize serenad yapıyordu. Yol boyunca seyrinin tadına vararak, yeni hayallerimizin yol haritasını çizmeye devam etmiştik. Ordu-Giresun-Trabzon-Rize-Artfin, kimin sırası gelmişse otobüsten iniyor, ailesine kavuşma heyecanıyla çarçabuk bizimle vedalaşıyordu. Fındıklı ilçesi girişindeki
Gurupit” tabelası, benim de yolculuğumun sonuna geldiğimin işareti oluyordu.
Müsait yerde inebilir miyim?” cümlesi benden yükselmişti. Devam edecek olan arkadaşlarımla topluca vedalaşmış, bir solukta otobüsten inmiştim. Çevik hareketlerle otobüs muavini, en tepeye çıkmış, kalın halat gibi iplerle sıkıca bağlanan bavulumun iplerini çarçabuk çözerek hızlıca indirmişti.

Beni karşılamaya gelen kardeşim Zeki ve süt kardeşim Erkan, otobüsü görmüş, yanıma gelmişlerdi. Hasretle kucaklaşmıştık. Kendimi mahalli şiveye bağlamış, şakalaşıyordum. “Otobüs muavini ile konuşurken Türkçen çok derindi, bizi beğenmeyeceğini düşünmüştük ama sen hiç değişmemişsin, rahat bir nefes aldık” diyerek şakalaştılar. İkisine birden sıkıca sarıldım, gülüştü. O yıllarda şehir dışına gidenlerle: “Çok derin Türkçe konuşuyor, bizi artık beğenmez” esprileri hep yapılırdı.

Otobüs son kornasını benim için çaldığında gözden kaybolmaya çoktan yüz tutmuştu. İçime çöken hasretle o kadar yolu gelmişken, yirmi dakikalık yolu, hiç bitiremeyeceğimi sanmıştım. Mahallemden kimi görürsem, içim coşuyor gözyaşlarımı tutamıyor, gizlemeye çalışıyordum. “Ben insanlarımı meğer ne kadar seviyormuşum” diyerek iç geçiriyor, buruk konuşmamın anlaşılmaması adına, yol boyunca çok az konuşmayı tercih ediyordum.

Evimizin avlusunda bekleşen aile fertlerimin hasretli bakışları, kavuşmanın heyecanıyla, sıkıca sarılışları, annemin sessizce, mavi gözlerinden süzülenler, çoktan boynuma damlamışlardı. Boynuma doladığı kollarıyla birlikte, bana aktardığı sevgi akışını, hangi sözcüklerle ifade edebilirdim ki…

İlkel yöntemlerle yapıştırılan lastiklerle, yaptığım otobüs yolculuğum, maceralı bir şekilde sona ermiş, öğrencilik yıllarımı geride bıraktırmıştı. Yeni bir hayata, öğretmenlik yıllarıma, kapılarını açmıştı.

Melahat Erten Tekeşin

  • Bu yazı ayrıca HÜRRİYETte de yayımlanmıştır..

Bu yazı için bir yorum yap..



*


        

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazı ve yorumlar hiçbir şekilde sitemizin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Bunlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                

Eser Ürküt
Bumerang - Yazarkafe
Eser ÜRKÜT

 

19 Mayıs 2018

Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu ; Atatürk Türk gençliğine verdiği önemi konuşmalarının çoğunda bu konuya değinerek belirt... devamı

Melahat Erten Tekeşin

 

 

  Melahat Erten TEKEŞİN   melahattekesin@gmail.com

 

30 Nisan 2018

Değişik duyguların kaynağıdır yatılı okullar, karışık hislerin, duyguların kümesidir içinizde. Değişik kültürlerin,... devamı

Zeren Dağdeviren

 

 

  Zeren DAĞDEVİREN   zeren@egehaberleri.net

 

16 Mayıs 2018

İzmir’in Kemalpaşa İlçesine bağlı, 250 haneli yemyeşil bir doğada yer almış NAZAR köyü… [responsivevoice_button vo... devamı

Hüseyin Bora Çelik

 

 

  Hüseyin Bora ÇELİK   hboracelik@gmail.com

 

10 Mayıs 2018

Milletimizin aydınlık yarınlara ulaşmasının tek yolu: “Bilgiyi ve Bilimi kendine rehber edinmiş gençlerle yol almak... devamı

Mahmut Taylan Tüfek

 

 

  Mahmut Taylan TÜFEK   mtaylan.tufek@gmail.com

 

18 Nisan 2018

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz bunu bilmeden onun hakkında yapılan konuşmalar doğru değildir. Benc... devamı

Süleyman Türkoğlu

 

 

  Süleyman TÜRKOĞLU   suleymanturkoglu333@gmail.com

 

23 Mayıs 2018

Küresel çetelerin çocuklarının yaptığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milletine sinsice dayatılan Neo ... devamı

Ekrem Örsoğlu

 

 

  Ekrem ÖRSOĞLU   zeus@egehaberleri.net

 

03 Kasım 2017

Karavan gezilerimden birisinde tanıdım Mehmet Özgül ve eşi Nurten’i, ikisi de doğa hayranı, doğayla bütünleşmeyi, h... devamı

 

Ege Haberleri