Logo
Dark Light
Bumerang - Yazarkafe
Ufak Haylazlıklar
Bu yazı  684 kere görüntülenmiş olup, YAZARın kendi görüşlerini ifade eder...

Erzurum Nenehetun Kız Öğretmen Okulu’nun zifiri karanlığında, elinde kocaman aletiyle gezen gece bekçimize özellikle sorardık:

Durmuş dede saat kaç?

Sağet uçi on ğavuşir

Aradan biraz daha zaman geçmesini bekler, bu sevimli dedemizin ilginç yanıtını duymak istediğimizden yeniden sorardık.

Durmuş dede saat kaç?

Sağat uçi on savuşir

Gece yarısı, bahçeye çıkmak istediğimizde de:

Yassağ yassağ, gapıları gapattım, deşarı çığmağ yassağ

Gece bekçisi Durmuş dede, sorduğumuz her soru karşısında, vereceği kendine özgü yanıtıyla koridoru inletmesi gecelerimizin rengi olur, dudaklarımızda hoş bir tebessüm bırakırdı.

Okulun tam giriş kapısının önünde, geniş koridorun tam ortasına denk gelecek yerde, ping pong masası yerleştirilmişti. Hafta sonları, sabah kahvaltısından sonra masa kapma yarışına girerdik. İlk masayı kapanlardan iki kişi karşılıklı oynar, izleyenlerden biri de hakem görevini üstlenirdi. Yenilen taraf sırasını izleyenlerden birine devrederdi. Karşılıklı oynanan oyunlar sonunda da günün şampiyonunu alkışlardık.

Oyuna doymak bilmezdik, okulun bahçesindeki voleybol sahasında takım oluşturur, voleybol seansları düzenlerdik.

Voleybolda, bizden bir üst sınıflar daha bir otoriteye sahiptiler. Nebahat Erdem’in kütörlüğündeki topu kurtarmanın imkanı yoktu. Bu nedenle, Nebahat arkadaşımıza, günün çizgi kahramanının adı olan “Herkül” demeye başlamıştık. Muazzez Paçacı, Ender Gargun, Nihale Atalay, Zehra Turna, hatırladıklarımdan bazıları, kütörlukta bir numaraydılar.

Bir keresinde, Zehra Turna’yı servis atarken gaza getirmiştik. “Haydi Zehra, Haydi Zehra” dedikçe tüm enerjisini toplayarak, topa o kadar sert  vurmuştu ki topu fırlattıktan sonra kendisi de yere yuvarlanmıştı.

Hazır Zehra demişken birkaç anekdot geçmeliyim: Erzurum’da, lise ve muadilleri arası koşusu yapılacaktı. Beden eğitimi öğretmenimiz Ülker Hazneci; Zehra Turna’yı, Mukaddes Coşkun’u, şimdi isimlerini hatırlayamadığım birkaç arkadaşımızı ve beni koşacak olanların listesinde belirlemişti.

Koşu alanına taşıyacak araç gelmiş, bizi başlangıç noktasına taşımıştı. Birkaç kilometre koşacağız, ama koşu antremanımız hiç yoktu. Soğuk hava, eksi bilmem kaç derece, buz kesiyor misali kendini hissettiriyordu. Soğuk havaya alışkın değiliz, bilmem kaç kilometre yol alacağız. Kural, metot bilmem, ilk etapta hızlı koşmaya başladım. Hızlandıkça herkesi geçiyorum ama ciğerlerime soğuk rüzgar doldukça, ciğerlerim çatlayacak bibi oluyorum.  Zehra Turna da benim birkaç metre ilerimde koşuyordu. Adımlarımı hizlandırdım, birkaç metre ilerisine geçtim. Her zamanki, sakin duruşuyla arkamdan seslendi:

Boşuna kendini paralama, biz yarışı kazanamayız, maksat yerlere kapaklanmayalım. Biraz sonra arkamızdan araba gelip bizi toplayacak” dedi. Aradan on, on beş dakika geçmişti ki başka okuldan birileri yere kapaklandılar. Acil durumlar için bizi takip eden arabadaki görevliler inip sporcuları arabaya aldılar. Ben de Zehra da bitkin vaziyette, ellerimizi kaldırdık, görevliler bizi de arabaya aldılar. Biraz daha koşmaya devam etmiş olsaydık, aynı akibete uğrayabilirdik. Arabaya yerleşince nefes alacak halimiz kalmamıştı. Koşu sonucunda, kendisi de Erzurumlu olan, Mukaddes Coşkun arkadaşımız, birincilik kupasını okulumuza kazandırmıştı.

Okul sporlarına gelince:

Yakan top sahası, öğretmen lojmanlarının hemen önünde yer alıyordıu. Dikdörgen şeklindeki saha, orta çizgiyle ayrılır, bütün çizgiler sahaya dahil sayılırdı. Başhakem, tam orta çizgiyi baz alarak dururdu. İki çizgi hakemleri, çizginin üzerine topun değip değmediğini kontrol ederlerdi. İki tarafın kalecileri, topu kaleye göndermeme üzerine görevlendirilirdi. Yardımcı hakemler, bir skor hakemi, bir de yazı hakemi belirlenirdi. Oyuncular, iki sahada oyuna hazır halde yerleşirlerdi.

Yakan top: Bir top tutma ve topu kaleye göndermeme oyunuydu, topu üstüne değdirmeyecektin. Adı üstünde, top değmişse ve tutamamışsan, düşürmüşsen yanardın!

Dönemin çok popüler oyunlarından biriydi, benim de topu atmadaki hünerim meşhurdu. Baktığım istikamete topu atmaz, diğer taraftaki oyuncuya topu atar ve yakardım. Bu nedenle bana, “Yanço Melahat” derlerdi.

Akşama kadar yorulmak nedir bilmezdik.

Yarı yıl sömestri tatili bitmiş, ikinci yarı yıl başlamıştı. Okulun en alt katında, resim ve el işleri atölyesi yer alıyordu. Resim öğretmenimiz Cemil Aygen: Haftanın belli günlerinde, el maharetlerimizi geliştirecek el işleri yaptırır, bazı günlerde de portreler çizdirirdi.

Kendisi de iyi resim verecek, fiziği düzgün arkadaşlarımızı kürsüye oturtur, suluboya resmini çizerdi.

Ben, o yıllarda bir deri bir kemik öğrenciydim. Hocamızı kızdırmayı çok severdik. Hayatta benim resmimi çizmezdi, ama sevimli öğretmenimizi kızdırmak zevklerimizin en eğlenceli bölümünü oluştururdu.

Günlerden bir gün: Beni, model olarak seçmeyeceğimi bile bile, öğretmenimi ders öncesi, koridorda yakaladım.

Hocam, o zamanlar hocam derdik, sizden bir ricam var” dedim. İstekleri yaptırımları hiç sevmezdi, hemen kendini mahalli şiveye bağlardı.

Ne istirsen, hele bir çabuk diyesan

Hocam, ne olur! bugün benim bir boy resmimi çizer misiniz? Ne olursunuz çok rica ediyorum

Şöyle beni tepeden tırnağa bir güzel süzdü, baktı ki hiçbir yerinde kıvrım yok, dümdüz tahta gibi bir kız!

Yaaa! Get oradaaan! Dalga mi geçiyisan?

Cevabını önceden biliyordum, ama arkadaşlarıma gülme malzemesi getirecek, havamızı bulacaktık…

Günlerin birinde, yine resim atölyesinde ders yapıyoruz, öğretmenimiz, bir arkadaşımızı kürsünün önüne oturtmuş, suluboya resmini çiziyordu. Bize de bir konu vermiş üzerinde çalışıyoruz. Benim de resimle hiç aram yoktu, canım sıkılmıştı.

Munise isminde bir arkadaşımızın solucan fobisi olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.

Erzurum’un soğuk havasından korunma amaçlı, binalarımızın  pencereleri çift camlıydı. Cam kenarları yeni macunlanmıştı. Cemil Aygen hocamızın, arkası dönük resim çizmesini fırsat bilerek, birkaç pencerenin kenarından macun topladım. Belli olmaması adına da parmağımla bastırarak boşluğu doldurdum. Elimde hayli macun biriktirdim. İki avucumun içinde incelterek solucan şeklini verdim. Munise’ nin kalkıp ardadaşından fırça almasını fırsat bilerek beyaz resim kağıdının üzerine, uzun uzadiye solucanı yatırdım. Arkadaşlarima da işaret parmağımla “susss” işaretiyle komut veriyordum. Munise, masaya dönüp tam oturuyorken solucanı gördü!

Ayyyy! Alınnn! Kurtarın!

Hem avazı çıktığı kadar bağırıyor hem de ayaklarının üzerinde tepiniyordu.

Bütün sınıf, böyle bir çığlığın, dünyanın hiçbir borazanından çıkmaz diye düşünüyorduk. Yedi şiddetinde deprem bile, Munise’nin sesi kadar camları titretemezdi. Hocamız dahil, bütün sınıf irkildik. Bu kadarını nasıl tahmin edebilirdim ki, şoktaydım!

Munise’nin yanına gittim, iki kollarımla kucakladım, “korkma korkma, ben yaptım” diyerek kulağına fısıldıyorum. Boş bakışlarıyla bana bakıyor, anlamsız ifadelerle hareketlerine devam ediyordu. Hocamızın gürleyen sesiyle kendine gelmişti.

Cemil Aygen; açmış ağzını, yummuştu gözünü: Neden olduğunu bile anlamadan, kendini mahalli şiveye bağlamıştı.

Siz oğretmen olacağsanız da çocukları adam edeceğseniz ele miiiii?  Siz daha gendinizi adam edememişsanız! Hele bir sıfatınza bir bağın, kız olan kız olacağsanız. Anağız, babağız da sizden medet umacağ, cocuğumi okula göndermişem. Adam olacağlar diye duşuniler, ele miii?

Munise sakinleşmişti ama, öğretmenimiz kızdıkça kızıyordu. Hepimiz ölüm sessizliğine bürünmüştük. İmdadımıza teneffüs zilinin sesi yetişmiş rahat bir nefes almıştık.

Bu tip olaylarda kimse kimseden hesap sormazdı. Günlerce, “hoca bunu dedi, şunu dedi” diyerek havamızı bulmanın peşinde olacaktık.

Arkadaşımızın zaafından neşemizi bulmak istemiştik, ama bu sefer ipin ucu biraz fazla kaçmıştı!

Her solucan gördüğümde:

Bu masum canlının, bu denli korku verebileceğine anlam veremeden izler, hayallerime, resim atölyesindeki yaşananları dahil ederim.

Saygılarımla.

Melahat Erten Tekeşin

Bu yazı için bir yorum yap..



*


        

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazı ve yorumlar hiçbir şekilde sitemizin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Bunlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                

Eser Ürküt   Eser ÜRKÜT   eser@egehaberleri.net

 

31 Aralık 2019

Yeni yıl nedir? Eski senenin gidişini, yeni bir senenin gelişini kutlamaktır yeni yıl. Ailenizle birlikte ol... devamı

Melahat Erten Tekeşin

 

 

  Melahat Erten TEKEŞİN   melahattekesin@gmail.com

 

10 Şubat 2020

Gece boyunca ıslık çalarak tahta panjurlarımı zangırdatarak uykumu bölen rüzgâra inat, sakin bir sabaha uyanmıştım... devamı

Ekrem Örsoğlu

 

 

  Ekrem ÖRSOĞLU   zeus@egehaberleri.net

 

31 Ocak 2020

Algılarla her şeyin normal gibi gösterilmesine öylesine alıştırıldık ki, neyin doğru neyin yalan olduğunu anlayama... devamı

Zeren Dağdeviren

 

 

  Zeren DAĞDEVİREN   zeren@egehaberleri.net

 

12 Şubat 2020

Çoğumuzun anılarını biriktirdiği, bir kutu vardır. Eskiden büyüklerimiz sandıklarda saklarmış anılarını. İçlerinde... devamı

Hüseyin Bora Çelik

 

 

  Hüseyin Bora ÇELİK   hboracelik@gmail.com

 

03 Ocak 2020

93 Harbinde Ruslarla mücadele eden Nene Hatun ile başlayan Türk Kadını'nın memleketi düşmanlardan kurtarma azmi Mi... devamı

Merve Küçük

 

 

  Merve KÜÇÜK   mrv.kck1323@gmail.com

 

17 Şubat 2020

"Bir varmış bir yokmuş"; Masallar başlarken hep aynı cümle kurulurdu. Neden tüm masallar böyle başlıyor diye düşün... devamı

Mahmut Taylan Tüfek

 

 

  Mahmut Taylan TÜFEK   mtaylan.tufek@gmail.com

 

18 Nisan 2018

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz bunu bilmeden onun hakkında yapılan konuşmalar doğru değildir. Benc... devamı

Süleyman Türkoğlu

 

 

  Süleyman TÜRKOĞLU   suleymanturkoglu333@gmail.com

 

23 Mayıs 2018

Küresel çetelerin çocuklarının yaptığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milletine sinsice dayatılan Neo ... devamı

 

Ege Haberleri

Son Yorumlar